Akşam oynadığımız Mutants & Masterminds oyununun özetidir. GM Cihan Türe, oyuncular Murat Yurtsever ve Birant Arvuz’a teşekkürler
![]()
Bu günlük Carnarvonlu William Clifford’un malıdır. Bulursanız içeriğini okumadan hemen Prag’daki Radost’un hanına getirin! Kendimle İlgili Bilgi: Kendimle ilgili neden bu günlüğe yazdığımı tam bilmiyorum, ama yine de kafamı toparlamak için bunu gerekli görüyorum. Kendi başımayken hep kafam düşüncelerle dolu oluyor. Sürekli kendimi meşgul etmezsem dağılıp gidiyorum. Bazen kendimi hatırlamak bile sıkıntılı olabiliyor. Ailem, İngiltere ile Galler arasındaki sınır bölgelerinden birinin sahibidir. Teknik olarak ingiliz kralı VIII. Henry’e bağlı olsak da, ne ingiliz ne de Galler kanunlarına tabi değiliz. Marş lordlarından biri olan babam, daha savaşçı bir kişilik olduğum için beni büyük abimden daha çok severdi. Ancak bu, ailemde bir ikiliğe pek yol açmadı. Babamın ölümü durumunda başa abimin geçeceği gerçeğini hiç bir zaman inkar etmedim. Benim hedefimde, bir şövalye olup şeytani Osmanlılarla savaşmaya gitmek vardı her zaman. Kilisenin savaşçılarına katılacağımı öğrendiğinde, babam bana verebileceği en iyi hediyeyi düşündü. Çeşitli kehanet güçleri olduğu söylenen halamın yardımıyla, ailemize ait çok eski zamanlardan kalma bir kılıcın varlığından haberdar olduk. Bu, antik zamanlarda Kelt denen bir ırkın yalancı tanrılarından dagda tarafından yapılmış bir kılıçtı. Dagda, her şeyin en iyisini amaçlayanların tanrısıymış. Bu yüzden de dünyadaki en keskin kılıcı yapmış. Bunu ise atalarım hristiyanlığa geçerken eski tanrıları reddetmek adına elden çıkarmışlar. Şimdi, ailemizin geçmişini hristiyanlık adına temizlemek ve bu yanlış inanışların meyvelerini hristiyanlık adına kullanmak için kılıcı ele geçirmeliydik. Babamla birlikte yola çıktığımızda daha çok ufaktım. Bir uzunkılıcı tek elle tutamayan çelimsiz bir velettim. İki yıllık bir yolculuktan sonra italya’ya ulaşana kadar Fransız şövalyelerinden aldığım eğitimlerle (ne yazık ki kalıcı bir eğitim almamıştım, sürekli yoldaydık) ortalamanın üstü bir savaşçı olmuştum. Yine de bu beni, italya’da karşılaşacağım şeylere hazırlamamıştı. İtalya’da, kılıcın Gian Magniolli isimli bir tüccarda olduğunu öğrendik. Bu, Venedik’li çok zengin bir tüccar ailesinin başıydı. Tüccar ailesi dedikleri, Britanya’da bizim gibi kan bağıyla bağlı olan ailelerden değildi. Yetenekli, nüfuzlu kişileri aile dedikleri bu kuruma alıp isimlerini birleştiriyor ve çok az kan bağı olmasına rağmen bir aile gibi hareket ederek güç kazanıyorlar. Aynı soy adını kullanmalarına rağmen belki yarısı kadarı aynı soydan bile gelmiyor. Adeta kafirce! Venedik’e geldiğimizde, bazı ters giden şeylerin olduğunu keşfettik. Galler’de kiliseye hizmet etmiş olan babam, şehirde gereğinden fazla kutsal kadeh şövalyesi olduğunu söyledi. Nasıl ayırt ettiğini o zaman bilmiyordum tabi. Anlaşılan doğa üstü olaylar gereğinden fazla hortlamıştı ve kilise buna bir çözüm arıyordu. Venedik veliahtlarından Paolo ile tanışmamız bu yolla oldu. Magniolli malikanesinde bize bir görüşme ayarlaması için kendisine yüklü bir miktar rüşvet vermek zorunda kaldık. Daha benim yaşlarımda bir çocuğun nüfuzunu ustaca kullanması beni ta o zamanlar etkilemişti. Tüccar ailesinin işlerinin yoğunluğunu bahane ederek bizi iki ay bekletmesi sırasında kendisiyle iyi birer arkadaş olduk. Görüşme için randevu almayı başardığımızda, tüccar ailesinin işlerinin kötü olduğu ve şehri, ülkeyi, hatta kıtayı terk etmeye hazırlandıkları söylentileri ayyuka çıkmıştı. Babam ise, daha fazla beklemek istemedi ve beni de alarak malikaneye girmek için ısrarcı davranmak için yola çıktı. Vardığımızda ise çok enteresan bir manzarayla karşı karşıyaydık; malikane yıkılmıştı ve şövalye oldukları belli olan kişiler bazı korkunç yaratıklarla çatışıyordu. Benim geride durmamı emreden babam, savaşa katıldı ve uzun bir dövüşten sonra yanıma döndüğünde, yanında kutsal kadeh şövalyelerinden bazı önemli kişiler vardı. Görünüşe göre tüccar ailesinin bireyleri, büyük zenginlikler için şeytanlarla anlaşmış fakat ruhlarını ödeme zamanı gelince yan çizmeye kalkmışlardı. Sonuçları ise korkunç olmuştu. Böyle lanetli anlaşmaların cezası büyük oluyordu. Malikane yıkıntılar halindeydi ve çok fazla ölü vardı. Şehrin içine şeytanların bir kısmı kaçmıştı ve kaos sürüyordu. Hayatta kalanlardan, aradığımız adamın bir ay önce doğuya, Çin denen masal ülkelerine kaçtığını öğrendik. Hiç beklemeden yola çıktık. Yolculuğu detaylı anlatmayacağım. Osmanlı toprakları olan Suriye üzerinden giderek daha doğuya, barbar müslüman topraklarından geçerek Türklerle ve türlü belalarla uğraştık. Yolda bir yığın garip yaratıklarla ve doğaüstü şeylere hakim kişilerle karşılaştık. İran’daki bir kahinden, tüccarın kaçtığı şeyin bir şeytan değil; daha kötü bir varlık olduğunu öğrendik. Zamanın başlangıcından bile daha eski, evrenden evvel varolmuş ırkların tanrılarından birini kızdırmışlardı. Bunların öfkesi öyle korkunçtu ki, bunlar geldiği zaman gerçeklik değişiyor ve zaman bükülüyordu. Seni yok ettikleri zaman, en başından beri varolmamış oluyordun. Seni tanıyan herkesin geçmişi değişiyor ve sen olmadan tekrar yazılıyordu. Bu dehşetten kurtulmak için Gian, Tibet diye bir yere gitmişti. Buranın akıl almaz yükseklikteki dağlarının tepesinde yaşayan, zihinleriyle harikalar yaratan felsefe ustalarının güçlerinden yararlanmak istiyordu. Psişik kuvvetler diye güçleri olan bu kişiler, bu evvel zaman tanrılarını def etmekte uzmandılar. Yıllar yıllar boyu yolculuk ettikten sonra, Çin ve maçin diyarlarındaki Tibet’e ulaştık. Artık insanlar insana, hayvanlar hayvana benzemiyordu buralarda. Dilleri gabır cubur, saçma sapan bir dildi. Öğrenmek yıllar, konuşacak cesareti toplamak ise onyıllar alabilecek cinsten bir dildi bu. kelime olarak Çang’la Çang arasında dağlar fark olan sakat bir dil. Zaten öyle çekik gözlü, pis ve biçimsiz yaratıklardan daha azını beklemek şaşırtıcı olurdu. Çang nedir yani? ÇANG! Tibetli ustaların manastırına gittiğimizde, Gian’la karşılaştık. Tanrısal kılıcı, hayatı kurtulmadan bize veremeyeceğini söyledi. Biz de ona yardım etmek konusunda anlaştık. Bir yıl kadar orada gelecek olan kabusa hazırlık yaptık. Sonunda da geldi. Evvel zaman tanrısının gelişinden sonrası benim için biraz bulanık. Gian’ın “gerçek” şeytanlarla gizlice anlaşma yaptığını öğrendiğimizi hatırlıyorum. Fakat bükülen gerçeklik sayesinde şeytanların serbest kaldığını, tibetli felsefecilerin bu iki düşmanla birden baş edemediğini ve babamın bir şekilde kılıcı ele geçirdiğini. Sonra da neredeyse anında öldüğünü. Neyse ki evvel zaman tanrısının elinden değil de, soyundan intikam alabileceğim şeytanlarla savaşırken cennete gitti, yokluğa karışıp kaybolmadı. Babamın ölüsünün elinden kılıcı aldığımı, bununla beraber arkama bakmadan dağdan aşağı yuvarlana yuvarlana kaçtığımı hatırlıyorum. Kaçtığım için de utanmıyorum. Oradaki korkunç savaşın arasında kalsaydınız siz de kaçardınız. Aklı yerinde hiç bir ölümlü orada kalmayı kaldıramazdı. Kaçmadan önce ne ara aldığımı bilmiyorum ama, bir ara odama uğrayıp bir miktar değerli eşya ve para almış olmalıyım. Çünkü cebimde altınlar vardı. Bunlar sayesinde ipek yolundan devam eden kervanlara katılarak Avrupa’ya dönmeyi başardım. Bu sıralarda da, başka türlü acıktığımı bile ifade edemeyeceğimden çince öğrenmek zorunda kaldım. Öylesine karmaşık ve şeytani bir dil ki, hepsinin canı cehenneme. Avrupa’ya döndüğümde ise, gizemli bir şekilde kutsal kadeh şövalyeleri tarafından karşılandım. Alman prensliklerinden birinde misafirken bana geldiler. Kılıcımı istediler. Fakat vermeyi reddettim. Bunun üstüne yeteneğimi ve kılıcımı denemek için beni düelloya davet etti liderleri. Ben de onu öldürdüm. Şövalyelerin, liderlerinin ölümüne şaşırmamaları ve ölüme karşı bu kadar doğal olmaları beni şaşırtmıştı. Tibet’ten dönerken keşfettiğim üzere, artık hiç bir şeyden korkmuyordum. Bu dünyada görülebilecek en dehşet düşmanları görmüş ve ellerinden kurtulmuştum. Ne toplum içinde aşağılanmak, ne ölmek, ne de acı çekmek beni korkutmuyordu. Şimdi hatırlamıyorum, çünkü muhtemelen evvel zaman tanrısı tarafından yutuldular; felsefecilerin çoğu yok olmuş olmalı. Onların kaderi bile bana artık korkunç gelmiyor. Sonuçta en başından beri varolmadıysanız, acı da çekmemiş olursunuz. Ya da sevmemiş, ya da yemek yememiş, arkadaşlıklar kurmamış… Korkmamış! Sonrasını özet geçeceğim: Kutsal Kadeh şövalyelerine katıldım ve o gün bu gündür hristiyan alemini tehdit eden doğa üstü şeylerle savaşıyorum. Korkusuzluğum ve kılıcım sayesinde çok şeyin üstesinden geldim. Daha da fazlasını yeneceğimden de eminim. -Bir kısım günlükler, daha önceki ciltlerden hatırlatmalar vs. vs. notlar- 14 mart 1524 Bu gün, aylardır olduğu gibi Prag’dayım. Çeşitli görevleri yerine getirirken tanıştığım peder Alex ve İtalya’dan dostum Paolo ile birlikte Kutsal Kadeh şövalyelerine çeşitli işler yapıyoruz. Kilisenin ve halkın kiniyle karşılaşmamaları için Alex ve Paolo hakkında detaylı bilgiye girmeyeceğim, fakat onların normal kişiler olmadığını bilmekte fayda var. Olağandışı güçleri olan ve benimle görevlerimde zorlanmadan eşlik edebilecek kişiler olduklarını söyleyebilirim. Güne desmond’un çağrısıyla uyandım. Desmond Foebian(eğer gerçek ismi buysa), prag’da kadeh şövalyelerini idare eden kişi. Üçümüz dışında kimseyi de görmediğim için, toplamda dört kişi olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Belki benim bilmediğim fakat paolo ya da alex’in birlikte görev yaptığı başka kişiler de olabilir. Bilemiyorum. Desmond’un yanına gittiğimde peder Alex ve Paolo, Desmond’la yemek yiyorlardı. Hemen ben de kahvaltıya katıldım. Yemek sırasında Desmond’un anlattığına göre bir önceki gece iki kişi, şehir muhafızlarına saldırmıştı. Silahsız olmalarına rağmen iki askeri öldürmüş, ikisini yaralamış ve beş tanesi tarafından ancak durdurulmuşlardı. Durdurulmaları için ise belki on kişiyi öldürecek kadar darbeyi kişi başı yemişlerdi. Söylentiler çığırından çıkmadan bu işi çözmemiz ve eğer doğaüstü olaylar varsa buna son vermemiz gerekiyordu. Oyalanmadan, yemeği yer yemez yola çıktık. Yöntemler konusunda kısa bir tartışmadan sonra, benim dediğime geldik: Önce o gece askerlerin başında olan yüzbaşıyla konuşacak, sonra cesetleri (hem askerlerin hem de saldırganların) inceleyecek, sonra da sağ olanlarla konuşacaktık. Yüzbaşı suratsız bir adamdı. Neredeyse hiç bir bilgi vermedi. Sadece, Peder Alex’le adaş olan bir askerin gece yaralandığı ve kuzey kapısında bu gün bulunabileceğini öğrendik. Kendi evinde artizlik yapan adam, kapının önüne kadar bizi takip edip gizli gizli, ağlamaklı şekilde “endişe edilecek bir şeyler olup olmadığını, şeytanlar ve lanetlerin gelip gelmediğini” sorunca suratına zırhlı eldivenli elimle sağlam bir tokat atıp sonra da göbeğimi sarsa sarsa gülesim geldi. Neyse kendimi tuttum. Köylü zibidilerle yüz göz olmak, bazen gereğinden daha pahalı oluyordu. Yüzbaşımızla didiştiniz, sonra onu sakatladınız diye şehrin yöneticileri para filan isterler, zaten çok fazla kalmadı. Alex denen askere gitmeden önce karakola uğrayarak, akşam öldürülen saldırganları incelemeye karar verdik. Cesetler, kimsesiz oldukları için arka tarafta diğer kimsesizlerle beraber çöplükte tutuluyordu. Akşam da şehir dışında bir yere gömüleceklerdi. Hastalık ve pislikten de korkmadığım için hemen cesetlerin arasına dalıp saldırganları seçmeye çalıştım. Fakat pislik öylesine yoğundu ki, bayılmamak için çıktım. Korkusuz olmakla koku duyusunun olması arasında fark varmış. En iyisi bu işlerden anlayan pedere işi bırakmaktı. Pis ellerimi, bize cesetleri gösteren yalaka askerin üzerine sildim. İsmini şimdi unuttum, çok da önemli değil. Zaten geri kalanıyla paolo ilgilendi. Peder alex, cesetleri inceledikten sonra çılgınca bir fikirle geldi. Yine de bana çılgınca gelen bir şey din adamları tarafından normal olabilir. Sonuçta isanın yollarını daha iyi bilenler onlar. Çok da sorgulamamak lazım. Görünüşe göre bir sürü tavuk alacak ve cesetlerden aldığı parçaları bunlara yedirecek mi, kanlarını içirecek mi öyle bir şeyler yapacaktı. Ölülerin cesetleriyle çok oynanması, rahipler ve soylular gibi tanrı tarafından kutsanmış kişilere ve dinimize pek uymayacaktı fakat sonuçta biz sıradan soylular ve din adamları değiliz. Sıradan olanları şişene kadar yesin, her türlü günaha girip cehennemi boylasınlar ve entrikalarıyla birbirlerini yiyip bize bulaşmasınlar diye onları canavarlardan koruruz. Tavuk alması için peder Alex’e biraz para verdim. Neden üzerinde para taşımadığını hep merak etmişimdir. Rahipler normalde zengin olurlar çünkü! Neyse, o tavuklarla deneyler yapmaya gittiğinde biz de Paolo ile diğer Alex’i görmeye gittik. Asker Alex’teki yaraları incelediğimizde, doğaüstü bir şeyler olduğundan emin olduk. Darbe izi olmadan oluşan morluklar ve garip çizikler şüphelerimizi doğruluyordu. Ayrıca saldırganların dokunuşlarıyla adeta kanı çekilircesine üşüdüğünü ve donduğunu söylüyordu. Morluklar da buz kaynaklı gibiydi. Paolo ile handaki odama döndüğümüzde, peder Alex’in deneyleri için burayı mesken tuttuğunu öğrendik. Benim odamda ne zaman deney yapmasına izin verdiğimi hatırlamıyorum ama görünüşe göre anahtarı bile vermişim. Alex odada değildi ve kafası patlamış, tipi kaymış tavuklar yerlerdeydi. Odaya kadın filan gelebileceğini düşünerek etraftaki pislikleri topladım. Sonuçta birisi kanlar içinde ölü tavuklar, garip garip aletler ve kitaplar gördüğünde beni büyüyle filan uğraşıyor sanıp sıkıntı çıkarabilirdi. Eşyaları bir çantaya koyup tavukları da pencereden aşağı attım. Peder Alex’in geldiğindeki öfkesi görülmeye değerdi. Deneyleriyle ilgili bir şeyler çığırıp tavuklarını geri istedi. Ben de gidip geri getirdim. Şimdi durduk yere isanın adamlarıyla tartışıp günaha girmemek gerek. Deneyleri sabaha kadar izleyeceği için Alex’i orada bırakarak, olayların gerçekleştiği sokağı gözetlemeye gittik Paolo ile birlikte. Hiç bir şeyle de karşılaşmadık. Dönüp biraz uyuduk, bu arada da deneyler bitmiş ve sonuçsuz kalmışlardı. Peder Alex’in bir şeyleri yanlış yaptığından şüphelendim ama sonuçta bu işlerden anlamıyorum, o yüzden sorgulamadım. 15 Mart 1924 Sabah tartışmamızda, sonuçların namevtleri andırdığına karar verdik. Saldırganlar, askerler onları durdurmadan önce ölüymüş. Namevtlikleri bulaşıcı değildi ve bunun sonucu da tek bir şeydi; birileri bu namevtleri diriltiyordu. Peder Alex ve Paolo, ölü askerleri incelemek için cenaze törenlerine gittiğinde ben de olayın gerçekleştiği sokak ve çevresindeki evleri incelemeye gittim. Kapı kapı dolaşarak kayıp kişileri veya şüpheli kişileri soruyordum. Tam ümidimi kesmek üzereyken, bir evden garip gürültüler duydum. Aşırı gürültülü ve parti varmış gibi çok ses vardı. İnsanlar da bundan oldukça şikayetçiydi. Gece-gündüz aralıkız gürültü olması şüpheliydi. Ben de gidip evin kapısını çaldım. Kapıyı gürültüden duymadıkları belliydi. Ben de kılıcımla kilidi kesip kapıyı açtım. İçeri girdiğimde, onca gürültünün arasından zırhımın şıkırtısını nasıl duydular bilmiyorum fakat içeridekilerin hepsi aynı anda “evde biri var” diye gürültüyü kesince kılıcımı çıkardım. Karşıma köylü kılıklı adamlar çıktı. Saçma sapan konuştular, ben de sinirlenip kılıcımın gücünü gösterdim. Duvarı, sıcak bıçağın tereyağını kestiği gibi kestiğimi görünce korktular. Bazı sorularıma cevap verecek gibiydiler, fakat kıvırmaya başladıklarında üzerlerine yürüdüm ve aradığım canavarların bunlar olduğunu anladım. Silahsız saldırıp, dünyanın en keskin kılıcıyla zor kesilen bu yavşaklar benim gibi eğitimli bir şövalyeyi bile oldukça zorlamayı başardılar. Bunu söylemekten de utanmıyorum. Doğaüstü canavarlar her zaman tehlikelidir. Asla havaya girip küçümsememek gerekir. Neyse, üç adam kılıklı canavarı korkuttum ki; gerçek canavar geldi. Kadın kılığındaki bu şey çoktan ölmüştü ve mantıklı bir canlı değildi. Tamamen canavarlaşmıştı ve dişleri zırhı delecek kadar sivrilmişti. Delirircesine savrularak saldırdığı için de kılıcım Aexarran ne kadar keskin olursa olsun etkisiz kalıyordu. Çünkü keskin de olsa kılıcı önce rakibine vurman gerekir. Neyse ki disiplinli bir savaşçı olarak onun da üstesinden geldim. Yeniden dirilmesin diye kafasını gövdesinden ayırdım (bu nereden aklıma geldi bilmiyorum. Hatta işe yarayıp yaramayacağından bile emin değildim. Şansımı denedim.) Yaralarımdan dolayı topallayarak hana döndüm ve pederle paoloyu alarak olay mahalline geldim. Paolo ve peder içeri girdiler ve peşlerinden topallayarak gidene kadar birini bulup esir almışlar. Sorguladığımızda, bunun sabah bana saldırıp sonra kaçan yavşaklardan olduğunu öğrendik. Gerekli bilgileri alana kadar korkuttuktan sonra öldürdük. Peder alex, bu canavarın normal insana benzeyip benzemediğini öğrenmek için içini açmamı istedi. Kılıcımla kolayca yardım ve içini açtım. İçinden normal organlar çıktı. Sonra da bahçeye gömdük bununla sabahki canavar kızı. Yaralarım iyileşene kadar bekledik. Bu arada peder ve paolo, Desmond’a durumu anlattılar ve canavarların köyü olan (ismini unuttum) Faron mu Fadalon mu neresiyse oraya gitmek konusunda görev aldılar. Yakında oraya gideceğiz.
