On numara RPG Blogu

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 9 – Kabus Bahçesi)

by Erlik

Peri bahçelerinden en azından birini dağıtabileceğimi ve sahiplerini öldürebileceğimi düşünmeye başlamışken, ormana kaçtığımın üçüncü günü, başıma gerçekten kabus gibi olaylar gelmeye başladı. Adeta şom ağzımın cezasını çekiyordum.

Oldukça kalın bir çalıyı kılıcımla yarıp geçmeye çalışırken, sanki aniden altımdan yer çekilmiş gibi düşmeye başladım. Çalının arkasında, daha önceden farketmiş olmam gereken bir yokuş belirmişti ve yuvarlanarak yokuşun dibindeki karanlık çukura doğru düşüyordum.

Kendimi durduramayacağımı anlayınca, yuvarlanma yönümü düzelttim. Yanlamasına değil, ileri doğru takla atarcasına düşüyordum. Bu sayede ayaklarımı tam zamanında yere vuracak ve çukurun üzerinden aşarak öbür yana güvenle inebilecektim. Fakat böyle olmadı.

Tam çukurdan düşerken, nereden geldiğini yine anlamadığım (ki oldukça gelişmiş bir dikkate sahibimdir) sarmaşıklara dolandım. Çalıları kestiğim kılıcım düşmüştü ve diğerine ulaşamıyordum. Tabi, böyle zor durumlarda kalırsanız mutlaka başınıza bir şey musallat olması adettendir; sarmaşıkların sarktığı ağaçtan üzerime doğru ağır ağır yaklaşan dev bir yılan vardı. Sinsi gözleri avına odaklanmıştı. Kaygan ve tiksinç vücudu kararlılıkla kıvrılarak yaklaşıyordu, ki bu yaklaşmanın pek doğal olmadığı kanısına vardım. Sanki bu avı yüzlerce kez tekrar etmiş gibi ne yapacağından emindi.

Hafızam kuvvetlidir. Biz hobgoblinler, özellikle de benim gibi soylu olanları özellikle askeri eğitimler alırlar. Bunların en önemlilerinden biri de silahınıza en zor durumlarda dahi ulaşabilmektir. Ben ise bunu bir adım ileri götürüp, büyülü silahlar aldım. Bu sayede gerekli anda elimde belirebiliyorlar. Fakat yokuş aşağı yuvarlanırken kan biriken kafanızı onlarca kez vurduğunuzda en temel huylarınız bile karışıyor; silahlarımı elime çağırabileceğimi unutmuştum!

İki silahımı birden çekmek için bir sebep göremiyordum. Sarmaşıkları uygun şekilde kesersem beni çukurun öbür yanına savuracaktı. Ben de düşen silahımı çağırdım ve bunu yaptım. Yılanın ne kadar yaklaştığını fark etmemişim; silahı tutan kolumun omuzuna yapışmasıyla beraber tam çukurun üzerinde asılı kaldım. Atılmasıyla kılıcıma da saplanmıştı ve ölürken kıvrılıyor, can çekişiyor, bu sırada gittikçe de çukura düşüyordu. Eğer vücudunun yarısı bile o ağaçtan düşerse beni de sarmaşıkların kalanıyla beraber karanlık çukura çekeceğinden emindim.

Aceleyle kılıcımı çevirdim ve tüm gücümle yana doğru çektim. Omuzum kopacak gibi oldu fakat yılanın yarısını keserek kılıcımı kurtarmıştım. Şimdi sol yanındaki bir parça deri ve et vücudunu tutuyordu. Hemen ona da vurdum. Elimin tersine gelmesine rağmen isabetli bir vuruş oldu ve yılanın kopmasıyla serbest kalan sarmaşıklar beni çukurun ilerisine fırlatarak koptular. Tamamen kafası kopan yılanın vücudu ise yukarıda çıldırmış bir ölüm dansı yapıyor ve etrafa yapraklar saçıyordu. Büyük bir kısmı, gürültüyle çukura düşerken (gürültünün çoğu sanırım çukurdaki kazıklara saplanmasından gelen ıslak ve iç kaldırıcı seslerdi) ne kadar uzun olduğunu görerek hayretle çukura yaklaşmışım. Tam da bitecek mi diye düşünerek yukarı baktığım sırada çırpınan kuyruğu kafama düştü ve orada bayılmışım. Günler boyu çekeceğim en uzun uykuyu da bu sayede almış oldum.

Neden sonra kendime geldiğimde, hava kararmıştı. Başım, yılanın vurmasıyla olmasa bile yere düştüğümde bir taşa çarpıp kanamış olmalıydı ve kanlar da kurumuştu. Çok uzun süre baygın kaldığım anlamına geliyordu bu. Ormanın sıklığından dolayı etraf neredeyse zifiri karanlıktı. Diğer bazı sefil ırkların aksine biz hobgoblinler ışık az olsa da görebiliriz. Ben ise yıllarca her türlü coğrafyada bulunarak bu özelliğimi geliştirmeme rağmen oldukça zorlanıyordum.

Ormanın detaylarını seçemeden körlemesine ilerlemek başka tuzaklara düşmeme neden olacaktı. Bu yüzden gün ağarana kadar kamp yapmaya ve temizlenmeye karar verdim. Tuzaklı çukura düşen dev yılan neredeyse çukuru doldurmuştu. Kafası da nedense ben baygınken omuzumdan düşüp gitmişti ve karanlıkta onu bulmam imkansızdı.

İçine normal bir çantanın yüz katı kadar eşya koyabileceğiniz büyülü çantamı yanıma aldığıma şükrettim. Çünkü içinde bana bir ay yetecek kadar kamp malzemesi, çeşitli yedek silah ve zırhlar, bir kısım hazine ve şimdi sayamayacağım bir yığın yararlı eşya vardı. Çantamdaki yiyecekleri tüketmek istemediğim için çukura uzanıp yılanın bir kısmını dışarı çıkarttım. İlk başta zorlandığım için bir iyileştirme iksiriyle yaralarımı kapatmak zorunda kaldım fakat, tanrılara şükürler olsun zehirli değildi ve ben baygınken zehir yüzünden ölmemiştim.

Yılanı kısa süre sonra pişirip yemeye başladığımda küfürler ediyordum. Beni yemeye çalışmanın cezası buydu; ben seni yerdim! Hem de lanet olası oldukça lezzetliydi.

Yılanı yemeyi bitirdiğim sıralarda gün ağarmaya başlamıştı. Çantamdan çıkarttığım yedek zırhlarımdan birini kuşanana kadar, tamamen etrafımı görebileceğim kadar ışık geldi. Dünden geriye omuzumda ve başımda temizlenmemiş kan lekelerinden başka hiç bir iz taşımıyordum. Bazı lanetli yaralara göre oldukça şanslı bir durumdu. (Yıllar önce karşılaştığım bir iskelet şövalyenin lanetli kılıcıyla sırtımda açtığı yara, her yıl dönümünde felç edici şekilde ağrır. Bu yarayı en becerikli rahipler bile iyileştiremediler, bu yüzden ne olursa olsun bu ağrıdan kurtulmam mümkün değildir.) Neyse ki hem tüm enerjim, hem de sağlığım yerine gelmişti.

Pages: 1 2


Leave a Reply

Theme by Ali Han | Copyright 2012 Rpcraft | Powered by WordPress