

Ejderha, hazırlığı bittiğinde beni kuyruğuyla ritüel bölgesine doğru güttü. “Herhalde bu şekilde gelmeyeceksin?” diye önerdim. Dalga geçercesine kolaylıkla, genç bir elf kılığına girdi. Hazırladığı eşyaları sırtına alışından, görünüşünün canavarca kuvvetine ve hızına etki etmemiş olduğunu anladım. Çıtkırıldım bir elf gibi görünüp kalenizin surlarını başınıza yıkıverebilirdi. Şimdi genç, sarışın bir elf kadın kılığındaydı. Yüzü geçen seferki gibi hastalıklı değildi. Oldukça çekici bir görüntüsü vardı. Büyüyle uydurduğu elbiseleri gerçekten ünvanına -Ormanlar Prensesi’ne- yakışır zariflikteydi.
“Ormana ilk girdiğinde üzerinde olan amatör yolculuk büyülerinin daha büyük abisi diyebileceğimiz bir tanesini yapacağım.” Beni koyduğu yerde durdum. “Sadece büyülü olarak engellendiğimiz ya da durmak istediğimiz yerlerde durabiliriz. Neredeyse ışınlanmış olacaksak da sen çok hızlı yürüdüğümüz şeklinde düşün.”
Bir anda, gezgin merakım beni ele geçirdi. “Bu büyüleri nereden öğrendin?” diye sordum. “Yüzlerce yaşın olabilir ama bir ejderhaya büyü öğretmenin ne kadar tehlikeli olduğunu en aptal büyücüler bile bilir. Kendin öğrenmek zor olmuş olmalı.”
“Sizin büyü öğrenme yöntemleriniz benim işime yaramaz. Ateş topları atmak yerine tek bir kuyruk darbem yeterli olur. Kustuğum asit, normalde yaşam alanı asitlerin içi olan yaratıkları bile eritir. Zayıf iradeli yaratıkların korkuyla, yorgunluktan bayılana kadar kaçmasına sadece gözlerine görünmem yeter. Sizin savaş büyülerinize harcayacak zamanım yok, hem de binlerce yıl yaşayabildiğim halde. Sadece ritüel büyülerinizle ilgilendim ve onları öğrendim. O kadar. Onun için de yeteri sayıda kitap okumak kâfi.”
O kitapları, bir ejderhanın keskin gözleriyle, üçer-beşer okuduğuna emindim. Ebedi hafızasıyla her bir harfi ve şekli akıldan çağırabildiğine de. Bakır ejderhalar, ejderha aleminin en ufak, fiziksel olarak güçsüz üyeleri olabilirlerdi ancak bu tartışmasız şekilde en zeki ejderhalar oldukları gerçeğini değiştirmezdi. Yumurtadan çıktıkları andan itibaren zalim bir nüktedanlık ve düzenbazlıkla donanmış olarak dünyayı dolaşır, ‘iki bacaklılar’ın işlerine gizlice ya da açıktan burunlarını sokar ve ortalığı karıştırıp arkanızdan gülerlerdi.
“Erkek bir ejderha olduğun izlenimine kapıldım” dedim sonunda. Başıyla onayladı. “Neden bir prenses kılığı peki?”
Güldü Ejderha. “Dünyada bir ejderhayı dahi korkutacak güçler vardır, ama silahsız bir kadına karşı tetikte olacak çok fazla tehlikeli şey yoktur.” Ve sordu; “Erkek ejderhaları dişilerden ayırmayı nereden biliyorsun?”
Sadece öyle bir izlenime kapıldığımı söyledim ve ejderha bana erkek ejderhalarla dişileri ayırmanın ince yollarıyla ilgili bir saate yakın ders verdi. Bu sırada rituale devam ettiği için ara ara kesilen muhabbetimizin arasında sordum; “Erkek olduğunu bildiğime göre, sana prenses demek bana zor gelir. Bu kılığının bir ismi varsa onunla ya da lakabınla hitap edeyim sana.”
Ejderha ne ritualine, ne de derse ara vermeden cevabı verdi. Aynı anda kaç işi birden yapabileceğini görmek için sormuştum aslında, fakat üç şeye birden kafa yorabildiğini görünce bu canavarca zekaya hayranlığımı gizleyemedim; “Bana Yeşilgöz diyebilirsin. Kılığımdayken ve etrafta birileri varken de Leydi Karabanof diyebilirsin.”
Bakır ejderhalar oyuncu yaratıklardır. Kendisini denememden hoşnut kalmıştı. Ritualin ve dersin geri kalanını gülümseyerek tamamladı. Adeta ustasından aferin almış bir çırak gibi sırıttığımı fark edince kendimi toparladım. Malathgargon’un derinliklerinde entrikalar çevirmiş biri olarak şu kadar basit bir oyunla gurur duyduğum için kendimden utandım.
Dersi ve anladığım kadarıyla rituali bitirdiğinde sakin adımlarla yanıma geldi. Bir elinde sırt çantası vardı. Nazikçe koluma girdi. Binanın kapısına yürüdük birlikte ve dışarı adım atmamla beraber gözlerimin kamaşması bir oldu; ormanın dışına adım atmıştık. Güneşi kesen ağaçlar olmayınca, günlerdir ormanın alacakaranlığına alışmış olan gözlerim yanıvermişti. İkinci bir adım attık ve ayaklarımızın altından dağlar, tepeler, nehirler aktı geçti. Dünya -baş döndürücü bir hızla ve korkutucu bir kayganlıkla- sıvı gibi akıyordu.