

“Bu anlaşmayı kabul etsem bile, Bükülmez Kalkan ülkesine gitmek için çok az vaktim kaldı. Geç kaldığım takdirde istediğim şartları yerine getirip getirmeyecekleri belli bile değil. Eğer şartlarımı yerine getirmezlerse bu işten vazgeçeceğim.”
Kadın çevikçe tahtın yanından uzaklaşıp yanıma geldi. “Seni bir gün içinde oraya ulaştırırım, ama seninle gelmem gerekir. Eğer ki bu yolculuk boyunca ihanet anlamına gelecek en ufak bir davranışta bulunursan, o saniye ölürsün!”
Sorusuna başımla evet cevabı verdim. “Bu yolculuğu yapacak gücü sende görüyorum Marbo Kızılgöz.” Dedi. “Şimdi gerekli ritualleri hazırlamak için gitmeliyim. Bu mabeddeki hiç bir şeye dokunmayacaksın. İstersen yerde uyuyabilirsin.”
Uyku lafı gerçekten mükemmel bir fikir gibi gelmişti. Rüyamda korkunç şeyler gördüğüm için pek uyuyamadığımı söyleyebilirim, ancak Attyla ile karşılaştığımdan beri uyumamıştım. Orada, günlerce uyuduğuma yemin edebilirdim, fakat uyandığımda o kadar olmadığını anladım. Aslında bir saat kadar bile uyumamıştım.
Etrafıma baktığımda kimseyi göremedim fakat bu kadar iyi uyku çekmemin nedenini anladım. Burası, bir bahçeden ziyade bir arenaydı. Yıkılmış sütunlar ve heykeller ve çeşitli ufak binaların kalıntıları vardı. Arenanın dört bir yanında yiğitkökler yetişiyordu. Bu yiğitkök dedikleri bitki; sadece gerçek kahramanların öldüğü yerlerde yetişir ve zalimler tarafından kesilseler, koparılsalar, hatta kökleri kazılsa bile yine çıkmaya devam ederler. Yeterince çok oldukları zaman, yorgunları dinlendiren, açları doyuran ve adalet peşinde koşanları birbirine ulaştıran bir sis bulutu oluştururlar. Bu altın renkli sisi etrafımda görene kadar bu rivayete inanmamıştıysam da şimdi buradaydı işte.
Yiğitkökleri asla bir bahçe şeklinde yetiştiremezsiniz. Yiğitkök yetiştirmek için bir kahramanı getirip bahçede öldürseniz bile işe yaramaz. O kahramanın gerçekten kahramanlık amacıyla gelip canını vermesi gerekir. Bu bahçede yüzlercesinin olmasının nedenini anlamak ise zor değildi; burası ejderhaların yatağıydı!
Etraftaki hazineler bu durumda sahipsiz kalmıştı. Elflerin neden bunları alıp zengin bir hayat sürmediklerini merak ettim. Sahipsiz şeylere el koymak, biz hobgoblinlerin en doğal içgüdülerinden biridir. Çoğu zaman sahipli şeylere de el koyarız; itiraz eden ise ölür. Burada ise tedirginlikle içgüdülerim arasına sıkışmış bir halde kalakalmıştım.
Sunakta duran irice bir yakut kemere ağır ağır yaklaştım. Yaklaşma amacım almak değil incelemekti. Etrafıma baktım ve ne elflere, ne de yaşlı kadına dair bir iz göremedim. Bir yandan da kemeri elime aldım. Tam güzelliğini takdir edecekken arkamdan tüylerimi diken diken eden, çatallı bir ses geldi; “Sana hiç bir şeye dokunmamanı söylemiştim!”