Oyun Günlüğü (M&M) – Carnarvonlu William Clifford’un Maceraları

Akşam oynadığımız Mutants & Masterminds oyununun özetidir. GM Cihan Türe, oyuncular Murat Yurtsever ve Birant Arvuz’a teşekkürler :)

Bu günlük Carnarvonlu William Clifford’un malıdır. Bulursanız içeriğini okumadan hemen Prag’daki Radost’un hanına getirin!

Kendimle İlgili Bilgi:
Kendimle ilgili neden bu günlüğe yazdığımı tam bilmiyorum, ama yine de kafamı toparlamak için bunu gerekli görüyorum. Kendi başımayken hep kafam düşüncelerle dolu oluyor. Sürekli kendimi meşgul etmezsem dağılıp gidiyorum. Bazen kendimi hatırlamak bile sıkıntılı olabiliyor.

Ailem, İngiltere ile Galler arasındaki sınır bölgelerinden birinin sahibidir. Teknik olarak ingiliz kralı VIII. Henry’e bağlı olsak da, ne ingiliz ne de Galler kanunlarına tabi değiliz. Marş lordlarından biri olan babam, daha savaşçı bir kişilik olduğum için beni büyük abimden daha çok severdi. Ancak bu, ailemde bir ikiliğe pek yol açmadı. Babamın ölümü durumunda başa abimin geçeceği gerçeğini hiç bir zaman inkar etmedim. Benim hedefimde, bir şövalye olup şeytani Osmanlılarla savaşmaya gitmek vardı her zaman.

Kilisenin savaşçılarına katılacağımı öğrendiğinde, babam bana verebileceği en iyi hediyeyi düşündü. Çeşitli kehanet güçleri olduğu söylenen halamın yardımıyla, ailemize ait çok eski zamanlardan kalma bir kılıcın varlığından haberdar olduk. Bu, antik zamanlarda Kelt denen bir ırkın yalancı tanrılarından dagda tarafından yapılmış bir kılıçtı. Dagda, her şeyin en iyisini amaçlayanların tanrısıymış. Bu yüzden de dünyadaki en keskin kılıcı yapmış. Bunu ise atalarım hristiyanlığa geçerken eski tanrıları reddetmek adına elden çıkarmışlar. Şimdi, ailemizin geçmişini hristiyanlık adına temizlemek ve bu yanlış inanışların meyvelerini hristiyanlık adına kullanmak için kılıcı ele geçirmeliydik.

Babamla birlikte yola çıktığımızda daha çok ufaktım. Bir uzunkılıcı tek elle tutamayan çelimsiz bir velettim. İki yıllık bir yolculuktan sonra italya’ya ulaşana kadar Fransız şövalyelerinden aldığım eğitimlerle (ne yazık ki kalıcı bir eğitim almamıştım, sürekli yoldaydık) ortalamanın üstü bir savaşçı olmuştum. Yine de bu beni, italya’da karşılaşacağım şeylere hazırlamamıştı.

İtalya’da, kılıcın Gian Magniolli isimli bir tüccarda olduğunu öğrendik. Bu, Venedik’li çok zengin bir tüccar ailesinin başıydı. Tüccar ailesi dedikleri, Britanya’da bizim gibi kan bağıyla bağlı olan ailelerden değildi. Yetenekli, nüfuzlu kişileri aile dedikleri bu kuruma alıp isimlerini birleştiriyor ve çok az kan bağı olmasına rağmen bir aile gibi hareket ederek güç kazanıyorlar. Aynı soy adını kullanmalarına rağmen belki yarısı kadarı aynı soydan bile gelmiyor. Adeta kafirce!

Venedik’e geldiğimizde, bazı ters giden şeylerin olduğunu keşfettik. Galler’de kiliseye hizmet etmiş olan babam, şehirde gereğinden fazla kutsal kadeh şövalyesi olduğunu söyledi. Nasıl ayırt ettiğini o zaman bilmiyordum tabi. Anlaşılan doğa üstü olaylar gereğinden fazla hortlamıştı ve kilise buna bir çözüm arıyordu.

Venedik veliahtlarından Paolo ile tanışmamız bu yolla oldu. Magniolli malikanesinde bize bir görüşme ayarlaması için kendisine yüklü bir miktar rüşvet vermek zorunda kaldık. Daha benim yaşlarımda bir çocuğun nüfuzunu ustaca kullanması beni ta o zamanlar etkilemişti. Tüccar ailesinin işlerinin yoğunluğunu bahane ederek bizi iki ay bekletmesi sırasında kendisiyle iyi birer arkadaş olduk.

Görüşme için randevu almayı başardığımızda, tüccar ailesinin işlerinin kötü olduğu ve şehri, ülkeyi, hatta kıtayı terk etmeye hazırlandıkları söylentileri ayyuka çıkmıştı. Babam ise, daha fazla beklemek istemedi ve beni de alarak malikaneye girmek için ısrarcı davranmak için yola çıktı. Vardığımızda ise çok enteresan bir manzarayla karşı karşıyaydık; malikane yıkılmıştı ve şövalye oldukları belli olan kişiler bazı korkunç yaratıklarla çatışıyordu. Benim geride durmamı emreden babam, savaşa katıldı ve uzun bir dövüşten sonra yanıma döndüğünde, yanında kutsal kadeh şövalyelerinden bazı önemli kişiler vardı.

Görünüşe göre tüccar ailesinin bireyleri, büyük zenginlikler için şeytanlarla anlaşmış fakat ruhlarını ödeme zamanı gelince yan çizmeye kalkmışlardı. Sonuçları ise korkunç olmuştu. Böyle lanetli anlaşmaların cezası büyük oluyordu. Malikane yıkıntılar halindeydi ve çok fazla ölü vardı. Şehrin içine şeytanların bir kısmı kaçmıştı ve kaos sürüyordu.

Hayatta kalanlardan, aradığımız adamın bir ay önce doğuya, Çin denen masal ülkelerine kaçtığını öğrendik. Hiç beklemeden yola çıktık.

Yolculuğu detaylı anlatmayacağım. Osmanlı toprakları olan Suriye üzerinden giderek daha doğuya, barbar müslüman topraklarından geçerek Türklerle ve türlü belalarla uğraştık. Yolda bir yığın garip yaratıklarla ve doğaüstü şeylere hakim kişilerle karşılaştık.

İran’daki bir kahinden, tüccarın kaçtığı şeyin bir şeytan değil; daha kötü bir varlık olduğunu öğrendik. Zamanın başlangıcından bile daha eski, evrenden evvel varolmuş ırkların tanrılarından birini kızdırmışlardı. Bunların öfkesi öyle korkunçtu ki, bunlar geldiği zaman gerçeklik değişiyor ve zaman bükülüyordu. Seni yok ettikleri zaman, en başından beri varolmamış oluyordun. Seni tanıyan herkesin geçmişi değişiyor ve sen olmadan tekrar yazılıyordu.

Bu dehşetten kurtulmak için Gian, Tibet diye bir yere gitmişti. Buranın akıl almaz yükseklikteki dağlarının tepesinde yaşayan, zihinleriyle harikalar yaratan felsefe ustalarının güçlerinden yararlanmak istiyordu. Psişik kuvvetler diye güçleri olan bu kişiler, bu evvel zaman tanrılarını def etmekte uzmandılar.

Yıllar yıllar boyu yolculuk ettikten sonra, Çin ve maçin diyarlarındaki Tibet’e ulaştık. Artık insanlar insana, hayvanlar hayvana benzemiyordu buralarda. Dilleri gabır cubur, saçma sapan bir dildi. Öğrenmek yıllar, konuşacak cesareti toplamak ise onyıllar alabilecek cinsten bir dildi bu. kelime olarak Çang’la Çang arasında dağlar fark olan sakat bir dil. Zaten öyle çekik gözlü, pis ve biçimsiz yaratıklardan daha azını beklemek şaşırtıcı olurdu. Çang nedir yani? ÇANG!

Tibetli ustaların manastırına gittiğimizde, Gian’la karşılaştık. Tanrısal kılıcı, hayatı kurtulmadan bize veremeyeceğini söyledi. Biz de ona yardım etmek konusunda anlaştık. Bir yıl kadar orada gelecek olan kabusa hazırlık yaptık. Sonunda da geldi.

Evvel zaman tanrısının gelişinden sonrası benim için biraz bulanık. Gian’ın “gerçek” şeytanlarla gizlice anlaşma yaptığını öğrendiğimizi hatırlıyorum. Fakat bükülen gerçeklik sayesinde şeytanların serbest kaldığını, tibetli felsefecilerin bu iki düşmanla birden baş edemediğini ve babamın bir şekilde kılıcı ele geçirdiğini. Sonra da neredeyse anında öldüğünü. Neyse ki evvel zaman tanrısının elinden değil de, soyundan intikam alabileceğim şeytanlarla savaşırken cennete gitti, yokluğa karışıp kaybolmadı.

Babamın ölüsünün elinden kılıcı aldığımı, bununla beraber arkama bakmadan dağdan aşağı yuvarlana yuvarlana kaçtığımı hatırlıyorum. Kaçtığım için de utanmıyorum. Oradaki korkunç savaşın arasında kalsaydınız siz de kaçardınız. Aklı yerinde hiç bir ölümlü orada kalmayı kaldıramazdı.

Kaçmadan önce ne ara aldığımı bilmiyorum ama, bir ara odama uğrayıp bir miktar değerli eşya ve para almış olmalıyım. Çünkü cebimde altınlar vardı. Bunlar sayesinde ipek yolundan devam eden kervanlara katılarak Avrupa’ya dönmeyi başardım. Bu sıralarda da, başka türlü acıktığımı bile ifade edemeyeceğimden çince öğrenmek zorunda kaldım. Öylesine karmaşık ve şeytani bir dil ki, hepsinin canı cehenneme.

Avrupa’ya döndüğümde ise, gizemli bir şekilde kutsal kadeh şövalyeleri tarafından karşılandım. Alman prensliklerinden birinde misafirken bana geldiler. Kılıcımı istediler. Fakat vermeyi reddettim. Bunun üstüne yeteneğimi ve kılıcımı denemek için beni düelloya davet etti liderleri. Ben de onu öldürdüm.

Şövalyelerin, liderlerinin ölümüne şaşırmamaları ve ölüme karşı bu kadar doğal olmaları beni şaşırtmıştı. Tibet’ten dönerken keşfettiğim üzere, artık hiç bir şeyden korkmuyordum. Bu dünyada görülebilecek en dehşet düşmanları görmüş ve ellerinden kurtulmuştum. Ne toplum içinde aşağılanmak, ne ölmek, ne de acı çekmek beni korkutmuyordu. Şimdi hatırlamıyorum, çünkü muhtemelen evvel zaman tanrısı tarafından yutuldular; felsefecilerin çoğu yok olmuş olmalı. Onların kaderi bile bana artık korkunç gelmiyor. Sonuçta en başından beri varolmadıysanız, acı da çekmemiş olursunuz. Ya da sevmemiş, ya da yemek yememiş, arkadaşlıklar kurmamış… Korkmamış!

Sonrasını özet geçeceğim: Kutsal Kadeh şövalyelerine katıldım ve o gün bu gündür hristiyan alemini tehdit eden doğa üstü şeylerle savaşıyorum. Korkusuzluğum ve kılıcım sayesinde çok şeyin üstesinden geldim. Daha da fazlasını yeneceğimden de eminim.

-Bir kısım günlükler, daha önceki ciltlerden hatırlatmalar vs. vs. notlar-

14 mart 1524

Bu gün, aylardır olduğu gibi Prag’dayım. Çeşitli görevleri yerine getirirken tanıştığım peder Alex ve İtalya’dan dostum Paolo ile birlikte Kutsal Kadeh şövalyelerine çeşitli işler yapıyoruz.

Kilisenin ve halkın kiniyle karşılaşmamaları için Alex ve Paolo hakkında detaylı bilgiye girmeyeceğim, fakat onların normal kişiler olmadığını bilmekte fayda var. Olağandışı güçleri olan ve benimle görevlerimde zorlanmadan eşlik edebilecek kişiler olduklarını söyleyebilirim.

Güne desmond’un çağrısıyla uyandım. Desmond Foebian(eğer gerçek ismi buysa), prag’da kadeh şövalyelerini idare eden kişi. Üçümüz dışında kimseyi de görmediğim için, toplamda dört kişi olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Belki benim bilmediğim fakat paolo ya da alex’in birlikte görev yaptığı başka kişiler de olabilir. Bilemiyorum.

Desmond’un yanına gittiğimde peder Alex ve Paolo, Desmond’la yemek yiyorlardı. Hemen ben de kahvaltıya katıldım. Yemek sırasında Desmond’un anlattığına göre bir önceki gece iki kişi, şehir muhafızlarına saldırmıştı. Silahsız olmalarına rağmen iki askeri öldürmüş, ikisini yaralamış ve beş tanesi tarafından ancak durdurulmuşlardı. Durdurulmaları için ise belki on kişiyi öldürecek kadar darbeyi kişi başı yemişlerdi.

Söylentiler çığırından çıkmadan bu işi çözmemiz ve eğer doğaüstü olaylar varsa buna son vermemiz gerekiyordu. Oyalanmadan, yemeği yer yemez yola çıktık.

Yöntemler konusunda kısa bir tartışmadan sonra, benim dediğime geldik: Önce o gece askerlerin başında olan yüzbaşıyla konuşacak, sonra cesetleri (hem askerlerin hem de saldırganların) inceleyecek, sonra da sağ olanlarla konuşacaktık.

Yüzbaşı suratsız bir adamdı. Neredeyse hiç bir bilgi vermedi. Sadece, Peder Alex’le adaş olan bir askerin gece yaralandığı ve kuzey kapısında bu gün bulunabileceğini öğrendik. Kendi evinde artizlik yapan adam, kapının önüne kadar bizi takip edip gizli gizli, ağlamaklı şekilde “endişe edilecek bir şeyler olup olmadığını, şeytanlar ve lanetlerin gelip gelmediğini” sorunca suratına zırhlı eldivenli elimle sağlam bir tokat atıp sonra da göbeğimi sarsa sarsa gülesim geldi. Neyse kendimi tuttum. Köylü zibidilerle yüz göz olmak, bazen gereğinden daha pahalı oluyordu. Yüzbaşımızla didiştiniz, sonra onu sakatladınız diye şehrin yöneticileri para filan isterler, zaten çok fazla kalmadı.

Alex denen askere gitmeden önce karakola uğrayarak, akşam öldürülen saldırganları incelemeye karar verdik. Cesetler, kimsesiz oldukları için arka tarafta diğer kimsesizlerle beraber çöplükte tutuluyordu. Akşam da şehir dışında bir yere gömüleceklerdi.

Hastalık ve pislikten de korkmadığım için hemen cesetlerin arasına dalıp saldırganları seçmeye çalıştım. Fakat pislik öylesine yoğundu ki, bayılmamak için çıktım. Korkusuz olmakla koku duyusunun olması arasında fark varmış. En iyisi bu işlerden anlayan pedere işi bırakmaktı.

Pis ellerimi, bize cesetleri gösteren yalaka askerin üzerine sildim. İsmini şimdi unuttum, çok da önemli değil. Zaten geri kalanıyla paolo ilgilendi.

Peder alex, cesetleri inceledikten sonra çılgınca bir fikirle geldi. Yine de bana çılgınca gelen bir şey din adamları tarafından normal olabilir. Sonuçta isanın yollarını daha iyi bilenler onlar. Çok da sorgulamamak lazım. Görünüşe göre bir sürü tavuk alacak ve cesetlerden aldığı parçaları bunlara yedirecek mi, kanlarını içirecek mi öyle bir şeyler yapacaktı. Ölülerin cesetleriyle çok oynanması, rahipler ve soylular gibi tanrı tarafından kutsanmış kişilere ve dinimize pek uymayacaktı fakat sonuçta biz sıradan soylular ve din adamları değiliz. Sıradan olanları şişene kadar yesin, her türlü günaha girip cehennemi boylasınlar ve entrikalarıyla birbirlerini yiyip bize bulaşmasınlar diye onları canavarlardan koruruz.

Tavuk alması için peder Alex’e biraz para verdim. Neden üzerinde para taşımadığını hep merak etmişimdir. Rahipler normalde zengin olurlar çünkü! Neyse, o tavuklarla deneyler yapmaya gittiğinde biz de Paolo ile diğer Alex’i görmeye gittik.

Asker Alex’teki yaraları incelediğimizde, doğaüstü bir şeyler olduğundan emin olduk. Darbe izi olmadan oluşan morluklar ve garip çizikler şüphelerimizi doğruluyordu. Ayrıca saldırganların dokunuşlarıyla adeta kanı çekilircesine üşüdüğünü ve donduğunu söylüyordu. Morluklar da buz kaynaklı gibiydi.

Paolo ile handaki odama döndüğümüzde, peder Alex’in deneyleri için burayı mesken tuttuğunu öğrendik. Benim odamda ne zaman deney yapmasına izin verdiğimi hatırlamıyorum ama görünüşe göre anahtarı bile vermişim. Alex odada değildi ve kafası patlamış, tipi kaymış tavuklar yerlerdeydi.

Odaya kadın filan gelebileceğini düşünerek etraftaki pislikleri topladım. Sonuçta birisi kanlar içinde ölü tavuklar, garip garip aletler ve kitaplar gördüğünde beni büyüyle filan uğraşıyor sanıp sıkıntı çıkarabilirdi. Eşyaları bir çantaya koyup tavukları da pencereden aşağı attım.

Peder Alex’in geldiğindeki öfkesi görülmeye değerdi. Deneyleriyle ilgili bir şeyler çığırıp tavuklarını geri istedi. Ben de gidip geri getirdim. Şimdi durduk yere isanın adamlarıyla tartışıp günaha girmemek gerek.

Deneyleri sabaha kadar izleyeceği için Alex’i orada bırakarak, olayların gerçekleştiği sokağı gözetlemeye gittik Paolo ile birlikte. Hiç bir şeyle de karşılaşmadık. Dönüp biraz uyuduk, bu arada da deneyler bitmiş ve sonuçsuz kalmışlardı. Peder Alex’in bir şeyleri yanlış yaptığından şüphelendim ama sonuçta bu işlerden anlamıyorum, o yüzden sorgulamadım.

15 Mart 1924

Sabah tartışmamızda, sonuçların namevtleri andırdığına karar verdik. Saldırganlar, askerler onları durdurmadan önce ölüymüş. Namevtlikleri bulaşıcı değildi ve bunun sonucu da tek bir şeydi; birileri bu namevtleri diriltiyordu.

Peder Alex ve Paolo, ölü askerleri incelemek için cenaze törenlerine gittiğinde ben de olayın gerçekleştiği sokak ve çevresindeki evleri incelemeye gittim. Kapı kapı dolaşarak kayıp kişileri veya şüpheli kişileri soruyordum.

Tam ümidimi kesmek üzereyken, bir evden garip gürültüler duydum. Aşırı gürültülü ve parti varmış gibi çok ses vardı. İnsanlar da bundan oldukça şikayetçiydi. Gece-gündüz aralıkız gürültü olması şüpheliydi. Ben de gidip evin kapısını çaldım.

Kapıyı gürültüden duymadıkları belliydi. Ben de kılıcımla kilidi kesip kapıyı açtım. İçeri girdiğimde, onca gürültünün arasından zırhımın şıkırtısını nasıl duydular bilmiyorum fakat içeridekilerin hepsi aynı anda “evde biri var” diye gürültüyü kesince kılıcımı çıkardım.

Karşıma köylü kılıklı adamlar çıktı. Saçma sapan konuştular, ben de sinirlenip kılıcımın gücünü gösterdim. Duvarı, sıcak bıçağın tereyağını kestiği gibi kestiğimi görünce korktular. Bazı sorularıma cevap verecek gibiydiler, fakat kıvırmaya başladıklarında üzerlerine yürüdüm ve aradığım canavarların bunlar olduğunu anladım. Silahsız saldırıp, dünyanın en keskin kılıcıyla zor kesilen bu yavşaklar benim gibi eğitimli bir şövalyeyi bile oldukça zorlamayı başardılar. Bunu söylemekten de utanmıyorum. Doğaüstü canavarlar her zaman tehlikelidir. Asla havaya girip küçümsememek gerekir.

Neyse, üç adam kılıklı canavarı korkuttum ki; gerçek canavar geldi. Kadın kılığındaki bu şey çoktan ölmüştü ve mantıklı bir canlı değildi. Tamamen canavarlaşmıştı ve dişleri zırhı delecek kadar sivrilmişti. Delirircesine savrularak saldırdığı için de kılıcım Aexarran ne kadar keskin olursa olsun etkisiz kalıyordu. Çünkü keskin de olsa kılıcı önce rakibine vurman gerekir.

Neyse ki disiplinli bir savaşçı olarak onun da üstesinden geldim. Yeniden dirilmesin diye kafasını gövdesinden ayırdım (bu nereden aklıma geldi bilmiyorum. Hatta işe yarayıp yaramayacağından bile emin değildim. Şansımı denedim.)

Yaralarımdan dolayı topallayarak hana döndüm ve pederle paoloyu alarak olay mahalline geldim. Paolo ve peder içeri girdiler ve peşlerinden topallayarak gidene kadar birini bulup esir almışlar.

Sorguladığımızda, bunun sabah bana saldırıp sonra kaçan yavşaklardan olduğunu öğrendik. Gerekli bilgileri alana kadar korkuttuktan sonra öldürdük. Peder alex, bu canavarın normal insana benzeyip benzemediğini öğrenmek için içini açmamı istedi. Kılıcımla kolayca yardım ve içini açtım. İçinden normal organlar çıktı. Sonra da bahçeye gömdük bununla sabahki canavar kızı.

Yaralarım iyileşene kadar bekledik. Bu arada peder ve paolo, Desmond’a durumu anlattılar ve canavarların köyü olan (ismini unuttum) Faron mu Fadalon mu neresiyse oraya gitmek konusunda görev aldılar. Yakında oraya gideceğiz.

5 Macera Fikri – 26 Ocak 2012

Selam,

Geçenlerde facebooktan gelen bir istek üzerine, aklına macera gelmeyen bir DM’e kolayca çeşitlendirebileceği macera fikri verdim. Bundan yola çıkarak da, bloga her hafta 5 adet macera fikri koyabileceğimi düşündüm. Ocağın son haftasının macera fikirlerini aşağıda bulabileceksiniz.

İşleyişi şu şekilde olacak: D&D tabanlı olacak. Sistemden bağımsız olacak fakat sistemlerle ilgili bazı ince noktalar da yer alabilir (yerine göre).

Macera İsmi: Açıklayıcı metin. Hangi karakterlere uygun olabileceğ. Ekstra tavsiyeler.

26.01.2012 Macera Fikirleri:

  1. Dev Tüccarlar: Oyuncuların bulunduğu şehrin az dışına bir dev kervanı gelmiştir. Seviyelerine göre tepe devinden bulut devlerine kadar değişebilir. Ek olarak, bunların geldiği yer olarak bir yerleşimleri olduğunu varsayabilirsiniz. Ya da küçük ırkların şehirleri arasında dolaşıyor da olabilirler. Ama bu şehirler, korumaları ve dev hayvanlarıyla beraber ortalama bir orduyu dövebilecek bu kervanın şehrin yakınında olmasından rahatsızdır. Çoğunluk, bu devlerin tüccar kisvesi altında şehrin savunmasını ölçtüklerini düşünüyordur. Bu yüzden işin gerçeğini öğrenecek maceracılara gerek vardır.
    Devlerin zeka ve kötülük derecesine göre bu şüpheler gerçek olabilir de, olmayabilir de. Tepe devleri bu şekil organizasyonlara yetecek zekaya pek sahip değilken, ateş devlerinden böyle numaralar çıkabilir.
    İşin oyunculara yansıyan kısmı ise, normal tüccarlardan bulamayacakları tehlikeli ya da garip eşyaları bunlardan alabilirler. Aynı zamanda, eğer şehri iyi niyetli olduklarına ikna ederlerse devlerden çok da iyi müttefikler olur. Hele ki bu devler aslında kötü niyetliyse ve oyuncularla bir anlaşmaya varabilirlerse.
    Genelde büyü kullanıcısı olmayan sınıflar idealdir.
  2. Uçan Şehir: Yüzelli yılda bir bu civarlardan geçen uçan şehir, uğrayanların taşıyabileceklerinden fazla hazineyle döndükleri bir yer olarak bilinir. Son geçişinin üzerinden tesadüf o ki, tam yüzelli yıl geçmiştir. Etraf maceracı ve bunları avlayarak geçinmek isteyen haydutlarla dolup taşmaktadır.
    Bu maceranın gidişatına göre uçan şehir terk edilmiş ya da edilmemiş olabilir. Maceracıların hazine kazanma yöntemleri de yine bu doğrultuda değişebilir. Nasıl?
    Eğer şehir terk edilmişse, içinde yine terk edilmiş hazineler ve bunların koruyucuları vardır. Aynı zamanda bu hazineleri hedefleyen diğerlerini alt ederek de çeşitli ganimetler elde edilebilir.
    Eğer şehirde yaşayanlar varsa, çeşitli istekleri karşılığında kendileri için önemsiz fakat yeryüzünde yaşayanlar için çok değerli olan şeyler verebilirler. Yine bu ödüller peşinde koşan diğerleriyle mücadelelerden elde edilen hazineler işe yarayabilir.
    Genelde uçma ve hareket büyülerine hakim bir/birkaç büyü kullanıcısının olduğu gruplara oynatmak uygun olur. Eğer grupta böyle kişiler yoksa, fırsattan istifade orada satış yapmaya gelmiş birilerinden bunları bulabilirler (tabi ki fahiş fiyata)
  3. Vizyoner(1): Fantastik diyarlarda her iki nesilde bir, vahşi ırklardan (goblinoid ve orclar) karizmatik bir lider çıkıp bunları güruhlar halinde yönlendirme becerisini gösterir. Bu seferki, yılan ağzı diye bir yerdeki kabileleri birleştirmiştir. Maceracılara da, bu yere gidip lideri alt etmek düşer.
    Yılan ağzı denen yer, sadece ölümsüzlerin hatırlayacağı kadar eski zamanlarda yaşayan, dağ büyüklüğünde bir yılanın değiştirmiş olduğu deridir. Taştan daha sert bu kabuktan çıkan yılana ne olduğu bilinmese de, kalan devasa tünel dünyanın derinliklerine doğru giden tehlikeli bir mağara haline gelmiştir. Kıvrılarak giden bu mağaraların derinliklerine indikçe daha garip ve ölümcül düşmanlara rastlanır.
    Her sınıfa uygundur.
  4. Kızgın Ejderha(1): Bir sebepten kızdırılan ejderha, maceracıların bulunduğu köye tanrılar tarafından hediye edilen kutsal bir eşyayı kapıp götürmüştür. Bunun üzerine, yeterince kahramanca davranıp eşyayı koruyamadıkları için köy halkı (ve orada bulunan maceracılar) bir lanetle cezalandırılır. Laneti kaldırmak için gidip eşyayı ejderhadan almalı ya da çalmalıdırlar.
    Her sınıfa uygundur.
  5. Şeytanın Çocuğu: Köydeki çiftçilerden birinin kızı, bir cambion doğurmuştur (şeytan kanına sahip insansı). Çiftçi de dahil herkes bundan kızı suçlamaktadır. Kız ise bunun neden olduğuna dair hiç bir şey söylemez. Görünüşe göre şeytanlarla anlaşma yapan bir kişi vardır ve bu tüm topluma büyük belalar açacaktır. Maceracılar bu kişinin kim olduğunu keşfetmeli ve bu sorunu çözmelidirler.
    Eğer kız, herhangi bir sebepten dolayı şeytanlarla ilişkiye girmişse, ruhunu kaybettiğini düşünebilirsiniz. Aslında o vücutta bir şeytan vardır ve çocuğunu korumak için her şeyi yapabilir. Ya da masum olabilir, ailesinden birini ya da sevdiği kişiyi ölümden kurtarmak için anlaşma yapmış olabilir. Ortaya çıktığı zaman karakterler, anlaşmayı bozmak ya da bozmamak arasında tercih yapmak zorunda kalırlar. Ve eğer bozarlarsa, kızın ruhunu almaya gelen şeytanla da mücadele etmelidirler.
    Eğer çiftçi ya da kızın ailesinden birisi şeytanlarla anlaşmışsa; kızı ikna ederek ya da zorla rituale katmış olabilir. Bu durumda kızı kurtarmaları ve yine anlaşma bozulduğu için gelen cezayla mücadele etmeleri gerekir.
    Kızın sevdiği kişi şeytanlarla anlaşmışsa (ve kızı bir şekilde bu işe dahil etmişse) ya da köyden birinin kılığındaki bir şeytansa, bununla mücadele ederek kızın ruhunu kurtarmaları gerekir.
    Temel olarak bu macerada verilmesi gereken iki karar var. Birincisi, anlaşmayı bozup bozmamak. Eğer sadece cambion çocuğun doğması üzerine bir anlaşma varsa, şeytanların çocuğu alıp geri kalanla ilgilenmeyeceklerini varsayabilirsiniz. Ölümden dönen kişi yaşamına devam edebilir, alınan zenginlikler kalabilir vs.
    Eğer ki mesele sadece çocuk değilse işler karışır. İşin içinde satılmış ruhlar filan varsa ve bu ruhlar teslim edilmişse onları almak için ya cehenneme gidilmeli ya da şeytan bir şekilde kandırılarak ruhlar geri alınmalıdır. Eğer kaba kuvvete başvurulursa sadece şeytan yenildiğinde belli bir süreliğine dünyaya bizzat müdahale edemez. Fakat müttefikleri ve takipçileri yoluyla işlerin peşinden koşmaya devam edebilir.
    İkinci karar, çocukla ilgili. Anlaşma bozulsa da bozulmasa da çocuğun yaşamasına izin verilip verilmeyeceği konusu oyunculara kuvvetli bir ahlaki ikilem sunar. Kızın, çocuğun şekline bakmadan evladını ölümüne koruyacağını ve tehdit anında, daha önce vermediyse bile ruhunu güvenliklerine karşılık hemen şeytanlara verebileceğini değerlendirmek gerekir.
    Her sınıfa uygundur.

Bazılarında (1) var. Bunlar, ileriki haftalarda benzeri olabilecek genel başlıklar. Yani vizyoner liderleri içeren maceralar vizyoner(2), kızgın ejderhaları içeren maceralar kızgın ejderha(2) diye devam edebilir.

 

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 7 – Attyla)

Canhıraş çığlık sesleriyle aniden uyandım. Birileri birbirini boğazlıyor olmalıydı. Çadırın penceresinden giren güneşe baktığımda, sadece birkaç saat ya da bir günden birkaç saat fazla uyumuş olduğumu ölçtüm. Kölelerin ters bir şey yapıp dövülmesi normal bir şeydi; sonuçta onlar goblingillerden biri olarak doğmayarak hayata yenik başlamışlardı. Çok da umursamazdım, fakat duyduğum sesler kölelerden fazlasına aitti. Hemen hazırlanıp zırhlarımı ve silahlarımı kuşandım.

Dışarı çıkmam beş-on dakika almıştı. Ancak küçük bir ordu edecek sayıdaki adamlarımın ve pahalı dostlarımın yenilmesi için bu süre yetmişti. Gördüğüm manzaraya göre de, erken çıksaydım da bir şey değişmeyecekti.

Bütün adamlarım ve kölelerim, hatta pahalı dostlarım zincirlere vurulmuş, kamp alanının ortasında yerlerde oturuyordu. Başlarında zırhlı askerler ve büyülerle donanmış rahipler duruyordu. Etrafa baktığımda, neredeyse dörde bir sayıca üstün olduklarını anladım.

Düşmanlarımız, üzerlerinde platin ejder sembolleri bulunan özgürlük savaşçılarıydı. Malathgargon’a ve yüce sistemlerimize karşı gelmeyi adet edinmiş bu eşkıyaların bir çoğu da serbest bırakılmış kölelerden oluşuyordu. Çünkü zırhların bile saklayamayacağı yerlerde suistimal izleri ya da sahiplerinin damgaları vardı.

Sayıca az olmalarına karşın, zırhlarına eklettirdikleri metal kanatlardan ve uzun boylarına tezat zarif yürüyüşlerinden devaların da orada olduğu anlaşılıyordu. Binyıllar önce kaybettikleri kanatlarını öyle anıyor ve hatıralarını yaşatıyorlardı. Bebeksiz gözleri miğferlerinin ve peçelerinin arkasından kolayca seçilebiliyor, parlayan dövmeleri ve renkli ciltleri dikkat çekiyordu.

Nedense ilk ortaya çıktığım an kimse beni fark etmemişti. Hemen büyülü eşyalarımdan gizlenmeye yarayanlarını çalıştırıp ortadan kayboldum. Adamlarımdan ne kadarını kurtarabileceğimi ölçmeye çalışıyordum ki o geldi.

İki metreden uzun boyu ile gerçekten canlanmış bir heykel gibiydi. Fildişi renkli pürüzsüz cildini saklamak için bir çaba sarf etmemişti. Sadece zırhı, incilerle kaplı platin bir zincir zırh, gerçekten değerli ve pahalı bir hazine, bu cildini örtüyordu. Çoğu otorite figürünün aksine, pelerin giymiyordu. Muhtemelen savaş kabiliyetini engellediği için. Çünkü altı kolunun da rahatça hareket etmesi gerekliydi!

Devalar ölümsüz yaratıklardır. Vücutları öldürüldüğü takdirde dünyanın başka bir yerinde tekrar canlanır ve yaşamaya devam ederler. Çoğu, yeterince uzakta canlandığı için eski hayatlarının geçtiği yerlere dönemezler; o yüzden öldükleri zannedilir. Daha önceki gezilerimden birinde, bazı deva klanlarının istedikleri yerde doğmak için özel, büyülü bir yöntem geliştirdiğini keşfetmiştim: Hafıza Pınarı.

Yeniden dirilme, gerçekten acılı ve zorlu bir süreç. Bu esnada eski hayatlarının anıları çoğunlukla zihinlerinin derinliklerine gömülüp oraya hapsolur. Çoğu deva, bir anda eski hayatlarında iyi yaptıkları bir şeyi hatırlayıp beceri ya da ilham patlaması yaşayabilir. İşte bunu mükemmelce yapmalarının en basit yolu da en az hafızayı kaybederek tekrar dirilmek. Yeniden dirilme sürecini kontrol edebilirsen, ölümsüzlüğünü en iyi şekilde kullanabilirsin. İşte Hafıza Pınarları bu işe yarar ve bu pınarları devaların en korkunç olanları korur. Altı kollu, kocaman canavarlar olan bu özel yetiştirilmiş devalara Hafıza Pınarı Gardiyanı denir.

Karşımdaki bir Hafıza Pınarı Gardiyanıydı. Hem de en ünlüleri. Attyla denilen bu gardiyanın pınarı, bir şekilde bozulmuş; Attyla’nın klanı hafızalarını ve kimliklerini yitirerek, meşum yaratıklar olan rakshasalara dönüşmüştü. O gün bu gündür koruması gereken bir pınar olmadığı için yüce şehrimiz Malathgargon’a ve mükemmel yaşam biçimimize saldırmayı kendine görev bilmişti. Şimdi ise bizzat karşımdaydı ve kafilemin tamamını esir etmişti.

Attyla’yı gördüğüm an, kafilemden kimseyi kurtaramayacağımı anladım. Onları nasıl kurtaracağımdan önce kendimi nasıl kurtaracağımı düşünmeye başladım. Sonuçta eşyalarım beni sonsuza kadar gizli tutmayacaktı. Yavaş yavaş akşam güneşinin yarattığı gölgelere doğru süzüldüm.

“Bana pek bir ordu gibi görünmediler.” Diyordu Attyla yanındaki kadın devaya sakince. “Sanırım kandırıldık!”

“Ya da hata yaptık.” Diye cevap verdi kadın. “Bunlar seyyah Marbo’nun adamlarıymış. Kendisi de buralarda olmalı. Eğer bu orduyu Sırhisar’a gitmeden durdurmak istiyorsak Marbo’nun neler bildiğini öğrenmemiz gerekli.”

Şom ağızlı kadın. Tam adımı andığı sırada üzerimdeki büyülerden biri sona erdi ve tam baktıkları yönde görünür oldum. Yüzlerindeki şaşkınlık ifadesi görülmeye değerdi! Attyla’nın tepki hızı şaşırtıcıydı. Kuduz bir kurtadam gibi aniden uluyarak harekete geçti.

Öyle bir kuvvetle üstüme çökmüştü ki, kendimi iyi bir savaşçı addettiğim halde oldukça zorlandığımı söylemeliyim. Neredeyse kılıçlarımı bile çıkaramayacaktım. Altı kolundaki eğri kılıçlarla ve birlikte savaşmaya alıştığı bir ordu dolusu adamıyla aynı anda uğraşmanın mümkün olmadığını zaten tahmin edebiliyordum. Ama gerçekten bu kadar zor olacağını kimse denemeden bilemezdi.

Neredeyse bir topaç gibi sürekli dönerek, dans ederek gelen eğri kılıçlardan yılların tecrübesi olmasa, sadece yetenek ve kas gücüyle kaçmam mümkün değildi. İki metreyi geçkin boyuna rağmen bu çeviklik gerçekten etkileyici bir özellikti. Etrafındaki rahipler, druidler ve şamanlar tarafından büyülerle şişirildiği, süs sandığım bazı eşyalarının da büyülü olup buna katkıda bulunduğuna eminim. Neyse ki ben birebirde daha iyi bir dövüşçüydüm ve daha çok eşyam vardı.

Başlarda sadece kaçmayı düşündüğüm için Attyla’yı geride tutacak basit saldırılardan ve tamamen savunmaya çekilmekten başka bir şey yapmamıştım. Bir yandan da bir çıkış yolu arıyordum. Fakat bu şekilde etrafım sarılacak ve kaçma yollarım tamamen kaybolacaktı. Ben de herkese göstermeyeceğim bir yönteme başvurdum; on yıl önce, kariyerimin doruğundayken icad ettiğim bir özel saldırıya başvurdum.

Böyle bir şeyin geleceğini beklemeleri mümkün değildi. Altı kollu bir canavarla birlikte dövüşmüş olsalar bile birkaç saniyede bu kadar çok saldırı görmemişlerdir. Yakındaki dört yancı zaten anında öldüler. Attyla ise göğsünde açılan çifte yarığa şaşkınlıkla bakarken, etraftaki rahipler ve izleyiciler olanlara anlam vermeye çalışıyorlardı. Kanlar fışkırmaya başladığı an kaçışımı yapmalıydım.

Şaşkınlık ve görüşü karıştıran kanların etkisiyle kaçış yolum hazırlanmıştı. Hiç beklemeden tüm hızımla ormana doğru koşmaya başladım. Kendilerini kurtarmamı isteyen, arkamdan bağırıp, ağlayıp yalvaran adamlarım ve pahalı dostlarımı hiç kaale almadan ormana daldım. Attyla’nın ise onlarca rahip ve paladinin ortasında yaralarından ölmeyeceğine emindim.

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 6 – Akşamabad Yolu)

Yolda hızımızı artırmak için büyücülere rituallerini kullanmalarını emrettim. Zamanımız gittikçe azalıyordu ve yolun şu anki durumu göz önünde bulundurulursa başımıza bir şey gelmesi işten bile değildi. Hızımızı artıran ritualler yapıldı ve yoldaki hanlarda durmadan ilerlemeye karar verdim.

Birkaç gün boyunca yoldan devam ettik. Akşamabad’a giden yola sapmadan kuzeye dönecek ve bir oduncu kasabasında konaklayacaktık. Bu kasabaya gelmeden önce, yakınlardaki bir gölün yanında kamp yaptık. Rituallerin süresi bitmişti ve belki haftalarca gelinecek yolu birkaç günde kat etmiştik. Bu ise o yolu gerçekten gitmiş gibi yorgunluğa yol açmıştı. Bu gerizekalı insan büyücüler gerçekten birer amatördü.

Kasabaya ulaşmadan önce fazla uyumamak gerektiğini biliyorduk. Eğer uyku bir an bile tatlı gelirse günlerce uyuyup, Bükülmez Kalkan’a geç kalırdık. Bu yüzden yol boyunca birkaç pahalı dostum iyice dinlenmişti ve gerektiğinde hepimizi kırbaçlayarak uyandırmaya yetkiliydiler. Bazen yola devam etmek için olağandışı önlemler almak gerekliydi.

Yolun bu aşamasına kadar, yolculuğu nasıl kayıt edeceğim konusunu tam kafamda oturtamamıştım. Aldığım notlar, yazdığım günlükler de çok yüzeysel ve karmaşıktır. Uykuya dalmadan önce, başımdan geçenleri ve geçecekleri düşünürken anladım ki; Bükülmez Kalkan’ın elindeki Anlayış Maskesi’ni almadan onların istediği üslupta bir kitap yazamayacaktım. Kendimi dünyadaki en akıllı canlılardan biri olarak addetsem bile, tam olarak ne istediklerini ezbere bilmem mümkün değildi. Ki zaten akıllı olmam bu gerçeği fark etmemi sağlamıştı. O yüzden, o saatten sonra daha rahat davranmaya karar verdim.

En azından maskeyi alana kadar.

Hazır Zindan Kurucusu Üretmek – Bölüm 2 (Mimari)

Selam!

Bir önceki yazımda hazır zindan kurucusuyla ilgili tasarımın nasıl başladığını açıklamıştım. Bu yeni yazımda ise işlere başlayacağız.

İlk olarak birinci parçayı, yani mimari boyutu ele alacağız.

Bu parçayı dizayn ederken ilk hedefim, daha önce pek incelenmemiş şeyleri katmaktı. İnternette çok kısa bir araştırmayla aynı işi yapan onlarca programa rastlayabiliyorsunuz. Bu programlar hem kolay kullanımları, hem de görsel çıktılarıyla kağıtta elle yapılana göre çok üstünler. Bu durumda, programların sunmadığı bazı ekstralar vermem gerekiyor.

Programların eksik yanları neler?
*Ekrana vermesi gerektiği için, hep tek katlı ve blok zindanlar çıkarıyor. Çoğunlukla odaları kareler şeklinde. Çok nadiren kenarları mağara kenarı gibi yapanları olsa da, işin özünde hepsi aynı şeyin az süslüsünü yapmış oluyor.

İşin dekorasyon kısımlarına pek girmeden sadece haritayı nasıl vereceğimi uzun uzun düşündüm. İstediğim kadar karışık bir şeyi, çok basitçe nasıl sunabilirim bunu düşündüm. Bu aşamada, işin içine zar girdi. Acaba, hangi zarı kullandığımda daha kolay bir sistem kurabilirdim? Bu üreteci kullanacakların çoğunluğu olan D&D’ciler için d20 mi, daha genel bir kitle için d100 mü, yoksa herkese uygun olsun diye d6 mı?

d20′nin avantajı, çok karışık olmadan yeterli sayıda seçenek sunması. Ayrıca Türkiye’de d20′si olmayan frp oyuncusu/oyun yöneticisi yoktur diye tahmin ediyorum. Bu yüzden atıl kalmayacağı kesin. Dezavantajı ise az seçenekli, özellikle 13-15 tanede biten seçenekleri düzgün karşılamaması. Ondan sonraki kısımları için biraz zorlama seçenekler üretmek gerekebiliyor.

d100′ün avantajı, istediğimiz gibi bölebilmemiz. Daha ağırlıklı olmasını istediğimiz seçeneklere istediğimiz yüzdeyi verebiliriz. Çok sürpriz sonuçlara ise çok düşük bir şans verebiliriz. Dezavantajı ise, ÇOK ÇOK seçenek içerebilmesi. Bu da yer sorununa yol açabilir. Tabloyu da içinden çıkılmaz hale getirebilir. 100 zarın hepsine seçenek verirsek, okunaklı bir yazıyla beraber 2 sayfa bile tutabilir.

d6′nın avantajı ise herkeste bulunması ve kolayca kullanılması. Dezavantajı ise, az seçenek bulundurması. Bu yüzden 10 seçenek koyacağım zaman birbirinin altına koyup bir tablolar yığını oluşturmak zorunda kalacaktım. Nasıl? Örneğin d20 ve d100′de kare ve dikdörtgeni ayrı rakamlara koyup direkt geçebilecekken, d6′da 1′e dörtgen deyip, başka bir d6 ile kare ve dikdörtgen diye bölmek zorundaydım. Bu durumda ağırlıklı seçeneklere de yer vermek zor, çünkü dörtgen odaların üçgen ve altıgenlere göre daha fazla olmasını istersem, yıldız şeklinde ya da yuvarlaklar için zarda yer kalmıyor. Eğer özel şekilli deyip yıldız,yuvarlak ve altıgenleri ayrı tabloya alırsam da yine sistem çok kalabalıklaşıyor.

Continue reading

Haftalık Güncelleme

Merhaba,

RPCraft’ı açalı 3 haftayı dolduruyoruz. Bu süre içinde 350 görüntüleme, 14 adet yazıyla yoğun bir blog oldu. İleride planladıklarımı gerçekleştirebilirsem, daha yoğun bir blogla karşınıza çıkabilirim.

Haftalık olarak vereceğim bu güncellemelerde, blogun geçmişini irdeleyecek ve ileriye dönük planlarımı paylaşacağım.

Öncelikle, NELER YAPTIK?

Malathgargon’a başladık. Aynı zamanda eski blogumdan (DM Olacak Adam) bazı yazıları aldık. Yazılarla ilgili birkaç geribildirimden biri bunlara oldu.

Köşe yazıları yayınladık. Rol yapmaya verilen tecrübe puanlarını inceledik. Yine bununla ilgili olan geribildirimler oldu. Ona göre bir yön vereceğim.

Son olarak da bir RPG materyali nasıl hazırlanır, onu görmeye başladık. Böylece hem dizayn aşamalarını göreceğiz, hem de elimizde kullanıma hazır bir zindan üretecimiz olacak.

İleride NELER YAPACAĞIZ?

Bu günden başlamak üzere, acilen oyun oynatacak fakat olay örgüsü fikri bulamayan DM’ler için her cumartesi 5 adet macera fikri yayınlayacağım.

Süperkahramanlı oyunla ilgili girdilere de yarından itibaren başlıyorum. Böylece sadece D&D odaklı bir blog olmaktan da kurtulmuş olabiliriz.

Malathgargon’a devam tabiki. Her 2 günde 1 bölüm ve haftasonları 2 bölüm şeklinde yayınlayacağım. Elimde hazır olan kısımlar bitince de haftada 2 bölüm yazarak devam edeceğim.

Sizlerden gelen fikirler doğrultusunda yeni yazılar yazacağım. Ayrıca galiba bu hafta yeni bir oyuna başlıyoruz, bunun da güncelerini yazacağım.

Hazır Zindan Üretecini dizayn etmeye devam edeceğiz. Çalışmalar sürdükçe yeni bölümlerini yayınlayacağım. Bunun dışında başka dizayn ettiğim şeyleri de paylaşabilirim sizlerle.

Şimdilik bu kadar, iyi eğlenceler.

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 5 – Kabaniku)

Lord Kabaniku tam bir ahmaktı. Gördüğüm en şişman goblinlerden biri olan bu beyinsiz yaratık; çoğu goblin tüccar gibi biraz para edinir edinmez kendi kurallarıyla yaşamak için Malathgargon’u terk etme sevdasına tutulmuştu. Kendi krallığını kuracak ve orada istediğini yapacaktı aklı sıra. Çoğu, bütün paralarını krallık fethedecek ordular kurmak için harcar, sonrasını düşünmedikleri için fethettikleri yerleri yönetemez ve yok olup giderler, en iyi ihtimalle de savaştan sonra parasını ödeyemedikleri ordular tarafından öldürülürler. Kabaniku, bu aptalların ders kitaplarında öğretilecek örneklerindendi.

İyi bir tüccar olduğu için birkaç kez görüşmüşlüğümüz vardı bununla. Her gördüğümde daha şişman oluyordu. Şaşırtıcı bir şekilde, anatominin sınırlarını görmezden gelecek kadar şişmanlamıştı bu sefer. Dört kuvvetli insan köle, bunun oturduğu süslü tahtı zor taşıyordu. Birbuçuk metreyi geçmeyen kısa bir ırk için bu kadar enine genişlemek takdire şayandı. Kendisiyle uzun uzadıya konuşmak zorunda kalmak ise her hecede, her vurguda, her kahkahada, her jestte dalgalanan yağ yığınları nedeniyle sinir bozucuydu.

Konuşmaya başladığımızdan beri sekizinci kez kendisinden rica ettim; “Lütfen bir daha düşün. Sana daha iyi bir kale bulayım. Orayı boşver. Krallığını daha verimli, daha zararsız bir yerde kur.” Bir hobgoblinin bir gobline yalvarması neredeyse görülmemiş bir durumdur, hele ki hobgoblinin hayatı tehlikede değilse. Bu sefer hayatım tehlikede değildi ama, dünyadaki bütün canlıların hayatı tehlikedeydi; bu deli yaratık Sırhisar’ı fethetmek istiyordu.

Sırhisar, Çürümetruk yeni halini almadan önce Grifon dağlarının eteklerine kurulmuş bir hapishanedir. Son ikiyüz yılın bütün tehlikeli ve deli büyücüleri buraya tıkılmıştır. Çürümetruk düştüğünden beri sadece bir avuç sorumlu büyücü ve Ateş Tutanlar diye bilinen gizemli bir tarikat dışında burayla ilgilenen kimse kalmamıştır. Bu suçluların serbest kalması halinde diyarlara ne gibi dehşetler salabileceklerini değil bu aptal goblin, kendini zeki addeden nice kişilerin bile havsalası almazdı.

“Yeter!” diye bağırdı Kabaniku. “Viyaklamalarından bıktım Marbo. Topla adamlarını ve eşyalarını ve kampımı terk et. Sana bir gün avans veriyorum önden gitmen için. Eğer yolda sizi yakalarsam, köpeklerime yem olursun!”

Tüm gözler, Kabaniku’nun gururla baktığı yana döndü. Dört adet cehennem tazısı, sanki söylenenleri anlamış gibi ateşli gözlerini bana doğru çevirip yalanmaya başladılar. Ağızlarından ateş kusan, neredeyse ufak bir at boyunda vahşi yaratıklardı. Gerçekten muhteşem oldukları kadar korkutucu ve zeki yaratıklardı bunlar. Ancak onları takdir etmekten daha önemli işlerim vardı. Bizi yakalayamayacaklarından emin olmak gibi mesela!

Hemen çadırı terk ettim.

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 4 – Çataldil)

Sarıldığımızı anlayınca hemen öne sürdüm atımı ve seslendim; “Ben bu seferin lordu, seyyahlar efendisi Marbo Kızılgöz! Kırıkdişli Karanlıkta Yürüyenler kabilesindenim. Bize zarar gelirse Malathgargon’un hiddetine mazhar olur, yerle bir edilene kadar dünyanın dört bir ucuna kovalanırsınız!”

Kabile ismimi çağırdığımı duyar duymaz kendi sancaklarımı ve flamalarımı çeken adamlarım, birer ellerini de silahlarına koydular. Arka yanımdan ise şıpıdık ayak sesleri duymamla, istifimi bozmadan ağırca döndüm.

Karşımda, ses çıkarmamak için yalınayak gezen, zırhsız bir goblin duruyordu. Bir metre boyuna uygun boyutta, boynuzdan yapılma bir yay taşıyordu. Yayın üzerinde ipin olmadığını fark etmek şaşırtıcıydı; büyülü bir silah taşıyan goblin görmek kolay değildi. Öyleyse bu goblin ses çıkararak yürümeyi tercih etmişti; istese hiçbirimiz, atımızın terkisine çıkıp oturup kulağımıza bir şey fısıldamadan onu duyamazdık. Hakikat vardı ki korkutucu bir küçük şerefsizdi bu.

Goblinler çok kalabalık olurlar. Bu yüzden birbirlerine ve başkalarına değer vermezler. Bundan dolayı da birbirlerini sıklıkla öldürürler. Değerli bir eşyasını gösterecek kadar cesur olanları, ya gerçekten çok kuvvetlidir ya da birkaç saat içinde öldürülecektir. Bu yavşakça sırıtan ufaklığın neredeyse küçük bir ordunun önüne böylece çıkması, onun becerisini kanıtlıyordu. Ya da blöf yaparak öyle düşünmemizi istiyordu, ki öyle olduğunu da pek sanmıyordum.

“Lordumuz Kabaniku sizin gelişinizi bekliyordu. Lütfen benimle gelin” dedi, yolun öbür yanındaki çalıdan gelen sesiyle. “Size zarar vermek gibi bir niyetimiz yok seyyahlar efendisi. Sadece kuvvetli bir içki paylaşmak ve kardeşçe görüşme yapmak için sizi istiyor lordumuz.”

Çok paraya tuttuğum dostlarımdan en aptal olanı; Gogor isimli iri yarı ve gerçekten kuvvetli bir böcayı, şaşkınlığını gizleyemedi; “Niye sesin oradan geliyor?” diyerek aptalca diğer çalıları gösterdi. Çünkü o çalı hariç neredeyse bütün taşların ve otların arkasından goblinler çıkmıştı. Diğer goblinler gayet sıradan görünümlü sefil şeylerdi. Muhtemelen bu yola seçtiğim kölelerimden birini bile öldüremezlerdi. Bir kısmının silahı bile yoktu. En azından görünürde.

“Vantrologluk diye bir şey duydun mu böcayı?” dedi cesur goblin. “Benim adım Çataldil Birbo. Sesimi istersem senin karnından çıkarırım. Şimdi benimle gelin!”

Yolda giderken Gogor’un daha fazla sorusuna maruz kalan Birbo, çoğu zaman goblinlerden göremeyeceğimiz bir sabırla hepsini cevapladı. Böcayılar ve goblinler sabırsız yaratıklardır. Biz hobgoblinler gibi disiplinle yetişmez, sefalet içindeki yaşamlarında biriken hayal kırıklıkları ve korkuları nedeniyle çok agresif ve dikkatsiz olurlar. Bu ikisinin böylesine rahatça iletişim kurması, gerçekten şaşkınlık verici bir aptallık gösterisiydi.

Goblingiller arasında iletişimin kuvvetli olmasının iki yolu var; ilki ve en etkilisi korkudur. Bir goblingil sizden korkarsa mutlaka itaat eder. Tabi onu kaçmaktan alıkoyabilirseniz. İkincisi ise, hava atmaktır. Nedense böbürlenmeye ve bunları dinlemeye karşı, diğer ırklarda görülmeyen bir zaafımız var.

Soylu bir hobgoblin olarak, yalınayak bir goblinle mankafa bir böcayının konuşmasına katılmak istemediğim için biraz uzaktan onları dinleyerek orduya doğru ilerlemeye devam ettim. Birbo diğer çalıdan çıktığından beri ona sormak istediğim bir soru vardı. Aklımı kemiren bu soruyu sormazsam çatlardım ve belki hobgoblinlerin arasında en meraklılardan biri olarak gerçekten bu cevabı almadan yoluma devam edersem rahatsızlanıp yataklara düşebilirdim. Neyse ki çok beklemem gerekmedi.

“O aksan neydi öyle?” diye sordu Gogor. Orduya çok yaklaştığımız için son soru olacaktı bu haliyle. Son sorunun, en çok merak ettiğim şey olması içimi rahatlattı. Tek bir aptalca soru daha sorsaydı onu uykusunda boğazlardım.

Tiz bir kahkahadan sonra cevapladı Çataldil; “Sesimi ne kadar uzaktan çıkarırsam o kadar anlaşılmaz oluyor. Aksan sandığınız şey aslında bazı heceleri duymamanızdan kaynaklandı!”

Şaşkınlıktan neredeyse atımdan düşüp kendimi yaralayacaktım.

Hazır Zindan Kurucusu Üretmek – Bölüm 1

Selam!

Buradan dizayn çalışması yaptığım bir konuda çalışmalarımı, aşamalarıyla sizlere sunmak istiyorum. Böylece bir RPG materyali hazırlarken ne gibi düşünsel süreçlerden geçildiğini meraklı olan takipçilerimiz görebilirler.

D&D 4e’de sistemin kolaylaşması, aynı zamanda rastgele faktörünü (ki önemli bir faktördür) oldukça azalttı. Artık hazineler, şehirler ve bu şehirlerin içleri rastgele olarak hazırlanmıyordu. Ama önceki edisyonlarda DM olarak en beğendiğim özelliklerden biri hazır tablolardan rastgele şeyler üretmekti.

Tablolardan hazır olarak üretmek demek, oradan çıkan sonucu birebir uygulamak anlamına gelmiyor. Daha ziyade, çıkan sonucu kurgunuza temel olarak almak çok kolay oluyor. İşin örnek kısımlarına girersek ayrı bir yazı haline gelir. O yüzden girmiyorum. En azından şehirler kısmına.

Hazinelerin rastgele olması, hem DM hem oyuncu için bir sürpriz niteliği taşıyarak enteresan durumlara yol açabiliyor. Tablolardan çıkan, hiç beklemediğiniz bir eşyayı, beklemediğiniz bir yerde kullanarak oyuna canlılık getirebiliyorlar oyuncular.

DM olarak hazırlık sırasında kullanmayı en sevdiğim şeylerden biri de 2nd editiondan beri kutu setlerinden çıkan rastgele zindan hazırlama rehberleri. Çok enteresan ve eğlenceli zindanlar üretilebilen bu araçlar sayesinde çok eğlenceli bir oyun ve hazırlık süreci geçirilebiliyor.

Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı kendime, sistemden bağımsız bir rastgele zindan hazırlayıcı yapmaya karar verdim.

İlk aşamada, fikrimi RPG sektörünü çok iyi takip eden ve bu konularda tecrübeli olan Gökçe Ozan Toptaş arkadaşımla fikirlerimi paylaştım. O esnada, hazır zindanı bir bütün olarak tasarlayan şekilde düşünüyordum. Ama işler ilerledikçe düşündüğümün uygulanamaz olduğunu fark ettik.

İlk aşamada fark ettiğimiz şey, artık kullanıcıların 200 tane tabloyla uğraşamadıklarıydı. Bu yüzden hem zindanın mimarisini, hem de içindekileri belirleyen tek bir sistem kurmak, bu sistemi kullanılmaz hale getirecekti. Bir süre tek sistemi nasıl yediririm diye uğraştım, fakat mantıklı bir çözüme ulaşamadım.

İlk aşamada düşündüğüm temel şeylerden biri, Zindan Teması’ydı. Buna göre, iki parça halinde zindanın temel yapısını belirleyecektik. Örneğin ilk aşamada kuracağımız şeyin ne olduğunu belirleyecektik. Mağara, kale, zindan, kule, şehir, vs. seçeneklerden biri olacaktı. İkinci aşamada ise bunun içeriğinin ne şekilde olacağıydı; şeytani, kristal, ormansal, yeraltı, mekanik gibi.

İlk aşamanın devamında, bunların tamamını tek parça halinde yapamayacağımı, bu yüzden 1. basamak olarak tema belirlendikten sonra, gerekli kısımda ayrı bir zindan hazırlama sistemi koymayı düşündüm. Yani kristalden yapılma içerik farklı sayfada, şeytani içerik farklı sayfada olacaktı. Bu durumda bunları ayrı expansionlar olarak çıkartmak ve sonradan eklemek de mümkün olacaktı. Ayrıca hepsini biraraya getirip büyük bir hazır zindan ansiklopedisi şekline de gelebilirdi.

İlk aşamada düşündüklerimin temel sorunu; çok fazla sayfaya yayılacak olmalarıydı. Zaten hazır zindan üretmenin temel noktası, 10dk içinde bütün mimarisinin oturup, betimlenebilecek basit bir zindan hazırlamaktır. Eğer bir oyunda 3-4 mekana gidilecekse, bunların toplamda 1 saatten fazla bir hazırlık süresi almaması gerekli. Çünkü daha önce de dediğim gibi, genelde hazır zindanı zarla belirledikten sonra keyfimize göre oynamalar yaparak oyunumuza uygun hale getirmemiz gerekiyor.

İkinci aşamada, DM’lerin belki sadece zindanın odaları, koridorları, su yolları gibi detaylarını isteyeceğini ve içeriğini kendisi yerleştireceğini düşünerek parça parça yayınlamaya karar verdim. Bu bağlamda, zindan üretecini iki parçaya böldüm.

İlk parça, sadece odalar, duvarlar, yükseltiler, merdivenler/yokuşlar/, kapılar ve koridorlar şeklinde mimariyi düzenleyecek. Böylece zaten elinde hazır içerik ve fikir olan kişiler direkt olarak sistemin büyük kısmını atlayıp hazırlıklarını hızlandırabilecek.

İkinci parça ise, acilen hazırlanması gereken fakat kafasında net fikirler olmayan kişilere bir yönlendirme olacak. İlk parçada ürettiğimiz mimarinin içeriğini doldurmaya yarayacak. Burada da o şeytani, kristal, mekanik vb. fantastik ögeleri bulabileceğiz.

Temel olarak işin NPC kısmına girmeyi düşünmedim. Çünkü sadece D&D değil, her türlü fantastik sistemde kullanılabilen bir üreteç kurmak istiyorum. Genel fikir olarak “namevt (ister vampir, ister zombi, ister lich koy), uzaylı (D&D’de far realm, başka sistemlerde yıldızlardan gelen başka tehlikeler olur), ilahi (melekler, şeytanlar vs.), feudal (ister şövalyeler, ister eşkıyalar koy)” gibi basit ve genel tabirlerle içeriği söyleyip geçmeyi düşünüyorum.

İkinci aşamanın devamında ise aklıma gelen bir fikir olarak, mimari parçasına eklemeyi düşündüğüm bir eklenti var. Daha önceleri aklıma gelmeyen fakat başarılı bulduğum bir fikir; boss ve mini-boss odaları. Temel olarak mimariyi oturturken çeşni katmak ve macera hissiyatı vermek isterseniz kullanabileceğiniz bu odaların opsiyonel olmasını düşünüyorum. Yani boss kullanmayı sevmeyen DM’lerin bu seçeneği es geçmesi mümkün olabilir.

Yazıların devamında mimariyle ilgili sistemi nasıl kurduğumu anlatacağım. Şimdilik temel mantığı nasıl oturttuğumu anlattım. Şu an ikinci aşamadayım fakat bir üçüncü-dördüncü aşamalara çalışmalar süresince gelip gelmeyeceğimden emin değilim.

Tasarım çalışmalarının en çok zaman alan kısmı zaten tasarlama kısmı oluyor. İşi kağıda dökmek, belki de RPG materyali hazırlarken en kolay iş. Çünkü eğer etraflı düşünen bir insansanız, kendi fikirlerinizi daha başkalarına açıklamadan çürütebilecek mantıksal çıkarımları yapabiliyorsunuz. Bu ise işi uzatıyor ve her fikri etraflıca düşünüp deneyimlemek uzun zaman alabiliyor.

Tasarım kısmı şimdilik tatmin edici boyutta bitti. Bu yüzden yavaş yavaş işi ete-kemiğe büründürmeye başlayacağız. Eğer yazıyı okuyan sizlerden fikri olanlar varsa paylaşmaktan çekinmesinler. Böylece birlikte Türk RPG camiasına yararlı bir alet kazandırmış olabiliriz.

İyi eğlenceler.

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 3 – Çürümetruk’a Doğru İlk Adımlar)

Bu yola çıkmak bana gerçekten pahalıya patlamıştı. Hızlı gitmek adına köleleri doluşturacak at arabaları, kuvvetli korumalar ve bir sürü para almıştım yanıma. Birkaç da güvenilir dostumu ekleyince oldukça pahalıya gelmişti. Çünkü Malathgargon’da dostluklar asla ucuz değildir. Ben Çürümetruk’tayken korumaların köleler ve paralarla kaçmaması için gözkulak olmaları, neredeyse ayırdığım paranın yarısına patlıyordu.

Çürümetruk düştüğünden beri serbest yetişen beceriksiz büyücülere de basit ayinler için yüksek meblağlar ödemek zorunda kalıyorduk. Yolu kısaltan büyüler için ödediğim miktarı yazsam, şaşkınlıktan kitabı elinizden düşürürdünüz. Bir an önce çürümetruktan iyi bir büyücü edinmem gerekiyordu.

Yolculuğun ilk günleri çok sakin geçti. Açıkça dile getirmek istemiyordum fakat gereğinden sakindi. Akşamabad’a giden yolun yarısını tamamlamışken niye bu kadar sakin bir yolculuk geçirdiğimizi anladım. Ufukta büyüyen toz bulutuna yaklaştıkça bu toz bulutunun kalabalık bir orduya ait olduğunu, taşınan sancaklar ve yollarına çıkacak kadar şanssız zavallıların kazığa geçirilmiş cesetlerinden anladım.

Yanımızdaki hazineler, köleler ve mevcut sayımızla bunlara anında yem olacağımızı anladığım için yolu değiştirme emri verdim. Fakat çok geç kalmıştık. Ordunun izcileri bizi çoktan tespit etmişti ve etrafımızı sarmışlardı. Yol değiştirme emri vermemle beraber, hepimizin önüne birer ok saplandı. Bunlar, ölümcül zehirlere bulanmış goblin oklarıydı. Acımasız küçük kuzenlerimiz, gerçekten çok acı veren silahlar ve zehirler yapmakta ve kurbanlarını uzun sürede öldürmekte usta oldukları kadar, sinsice saklandıkları yerden sizi en olmadık yerlerinizden vurmakta da ustaydılar.

“Lordumuz Kabaniku’nun misafirlerisiz!” diye bağırdı çalılardan biri. İnce sesten bunun içinde saklananın bir goblin olduğu belli oluyordu. Niye dilimizi komik bir aksanda konuştuğunu ise anlamamıştım. “Hemen lordun çadırında beklenirsiz!”