Süperkahramanlı Oyun – Giriş (Gruplar Detay 1)

Merhaba,

Bu günkü yazımızda Süperkahramanlı Oyun’daki grupları ve süpergüç sahibi kişileri ele alacağız.

İlk olarak Akıncılardan başlayacağız. Süpergüç Savaşları’nı onların gözünden değerlendireceğiz. (Oyuncular için Spoiler olacak kısımlar var. Bunları okumadan önce dikkat edin. Buralara geldiğinizde belirteceğim.)

AKINCILAR

İstanbul merkezli bir süper kahraman grubu. Ahlaki değerlerinin çok sağlam olmasıyla tanınırlar. Ancak engellenmediği takdirde masumlara zarar verebilecek düşmanlarını öldürmekten çekinmedikleri ve bundan vicdan azabı çekmedikleri biliniyor. Kısacası, batılı bir ahlak anlayışından ziyade daha bizden bir ahlaki yapıya sahipler.

Liderleri konumundaki ÇERİ isimli kahraman, Türkiye’nin iki numaralı en güçlü kahramanıdır. Kimliğini gizlemediği halde, kim olduğu bulunamamıştır. O kadar ortalama bir surata sahiptir ki, gazetenin birinin Çeri’nin kimliğini bulana ödül vaat etmesi sonrası birbirine neredeyse tıpatıp benzeyen 2500 kişinin fotoğrafı ve videosu gelmiştir. Bunun üzerine kimliğini araştırmaktan vaz geçilmiştir.

Çeri’nin elektrik kontrolü, manyetik kontrol, uçma, süper kuvvet ve dayanıklılık, çeşitli insanüstü sezileri vardır. Genel manada dünyada sayılı süper kahramanlardandır.

Çok uzun süre, Akıncılar’a katılana kadar devletle çok yakın olduğu bilinir. Ancak Süpergüç Savaşları’nda Akıncılar’ın yanında yer aldığından beri onlarla birliktedir.

Spoiler: Çeri, aslında orijinalde Gizmo’nun ürettiği klon süperaskerlerin en başarılısıdır. Binlerce çeri vardır ancak yeraltındaki sığınaklarda uykudadır. Bunlardan ikisi piyasaya çıkmıştır. Piyasadakilerden biri Çeri, diğeri Padişah olarak bilinir. Muhtemelen gazetenin yarışması sırasında bu klonlar kafa karıştırmak için kullanılmış olabilir. Aynı zamanda, ülkedeki bütün insanların ortalama yüzü belirlenerek üretilmiş bir yüze de  sahip olabilir.

Akıncılar’ın ikinci adamı Deli Dumrul‘dur. İlk ortaya çıktığı zamanlar, her tür darbeye ve fiziksel hasara bağışık devasa bir taş yaratığa dönüşebiliyordu. Sonradan çeşitli elektrikli güçler kazanmaya ve bazı hasar görme işaretleri vermeye başladı. O yüzden güçten düştüğü ya da daha iyi olduğuna dair internette tartışmalar gırla gitmektedir.

Deli Dumrul’un olayı ise empatik olarak en yakınındaki lidere ayak uydurmasıdır. Zamanında heyelanla beraberken topraksal güçleri taklit ederek taştan bir yaratığa dönüşürken, artık Çeri’yle beraber kahramanlık yaptığı için elektrikli birkaç güçle dayanıklılığını değiştirmeye başlamıştır. Tamamen bilinçdışı olarak bu dönüşümü yapmaktadır. Uzun vadede tamamen elektrikten ya da manyetik enerjiden oluşma bir yaratığa da dönüşebilir. Ancak bu “forma” geçmesi bilinçlidir. Yani gizli kimliği vardır ve kahraman haline “şekil değiştirerek” geçmektedir.

Beyaz Işık, dünyadaki en hızlı kişilerden biridir. Geçmişiyle ilgili çok konuşmayı sevmez. Ancak bir şekilde kaçırılmış ve üzerinde deneyler yapılmış olduğunu söyler. Bu yüzden kaçırılma, esir düşme gibi durumlara karşı aşırı hassas ve paranoyaktır. Normal bir insan bir duruma bir saniye endişe duyarken, aşırı hızı yüzünden bu bir saniye ona milyonlar gibi gelebildiğinden çok garip ve alışılmadık hareketlerde bulunabilir. Neyse ki, kendi başına olaylara atlama ve tehlikeye girme konusunda çekingen olmasından dolayı tek başına sorun çıkaramaz. Genelde lider kimse onu dinlemek ya da hemen müttefiklerine koşup kendini güvene alma içgüdüsüne sahiptir.
Anatolia ile evlidir.

Heyelan, Akıncılar’ın eski lideridir. Süpergüç savaşları’nın muzaffer komutanıdır. Aynı zamanda Türkiye’nin en tehlikeli delisi olarak görülür. (Muhtemelen de dünyanın) Yine de kimse Akıncılar’ı karşısına alarak Heyelan’a dokunmak istemez.

Heyelan, toprak kontrolü güçlerine sahiptir. Toprak, taş ve kum gibi materyalleri ustaca kontrol edebildiği gibi ayakları yere basan her düşmanını hareket ettiği takdirde hissedebilir. Toprak kontrolü sayesinde havalandırdığı platformlarda kendisi ve müttefikleri ile beraber çok hızlı uçabilir.

Spoiler: Aslında Heyelan deli değildir. Gerçekten de Türkiye Başbakanı Mete Dorukan, iddia ettiği gibi antik bir entrika robotudur(Gizmo ismi ile bilinir).  Başbakanı ve rakip süpergüçlüleri yendiklerinden sonra bütün arkadaşları suçlu durumuna düşmesin diye tüm suçu üstüne almıştır. Ancak devlet bunun farkındadır ve Heyelan’ı gizlemek için delilik yalanını uydurur. Heyelan’ın yerine başka birini koyar (heyelan’ın kıyafeti tamamen topraktankaplanmasından ibarettir ve birisi toprakla tamamen kaplıyken heyelana gerçekten benzer.) Şu an Heyelan, gizli kimliği ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin süpergüçlü kolu olan Beyaz Bereliler’e (Süperasker Kuvvet Komutanlığı) danışman yöneticilik yapmaktadır.

Malatyalı bir işadamı olan Beybaba, kahramanlığı bırakmıştır. Normalde çok gelişmiş teknolojili bir savaş zırhıyla dövüşen Beybaba, Süpergüç savaşlarından sonra Akıncıların merkezinde kalarak teknolojik ve operasyonel destek sağlamakla uğraşır. Teknolojik bir deha olmasının dışında süpergücü yoktur. Zenginliğinin ve zamanının çoğunu Akıncılar’a yatırdığı için de eskisi kadar zengin değildir.

Başıbozuk, vücudundaki kemikleri silah olarak kullanacak şekilde yönetebilen; onları zırha ya da kılıca ya da mızrağa çevirebilen, kemiklerini sivriltip fırlatabilen ve bu şekilde dövüşen bir kişidir. Hayvani sezileri ve bir yarış arabası kadar hızı vardır. Genelde güçsüz olarak görülse de, arka planda gözetleme/sivilleri uzaklaştırma/kaçanları yakalama gibi aslında önemli olan ancak fark edilmeyen görevleri yerine getirir.

Anatolia, Türkiye’li bir rum kızıdır. Asıl adı Eleni’dir. Tek bir gücü vardır, o da kinetik enerjiyi emerek süperhız olarak kullanabilmesidir. Bu hızdan kaynaklanan sorunlara (havaya da yüzey sürtünmesi vs.) bağışık olsa da, fiziki olarak bir genç kızdan farkı yoktur. O yüzden çok kuvvetli süperkahramanları dövmeyi başaramaz. Ancak kinetik enerjiyi emme sınırı olmadığı için HER TÜR darbeyi emerek önde durabilir. En bilinen hareketi, birkaç darbe aldıktan sonra bütün rakiplerin yumruklarının önüne atlaması ve böylece ışık hızına yakın bir süper/kalkan oluşturmasıdır.

Anatolia, Süpergüç savaşları’nda Akıncılar’a katılana kadar devlet tarafından aranan bir suçluydu. Genelde devletin gizli işler çevirdiği merkezleri bombalayarak ya da sabote ederek ismini duyurmuştu. Ülkeyi kurtardığı için cumhurbaşkanı tarafından affedildi. Şimdilerde bu prostecu tavrını bırakmış görünüyor.

Ayrıca Anatolia hakkında bilinen ve çok üzücü olan bir konu da, Süpergüç Savaşları’nda Olympianlar arasında Türkiye’ye saldıran kişilerden birinin, Nemesis isimli süperkadının kızı olmasıdır. Nemesis ölürken Anatolia da orada annesinin ölümünü izlemiştir. Yine de Akıncılar’ın ahlaki anlayışı dolayısıyla bunun gerekli olduğu inancıyla acısını içine gömerek işine devam etmiştir. Bir süre sonra da Beyaz Işık’la evlenmiş ve hamile kalmıştır.

BAĞIMSIZLAR

Her gruptan sonra birkaç da bağımsız vereceğim. Böylece gruplar yayınlandıkça bunlarda olmayan kişiler de unutulmamış olacak.

Kara Bozgun: Nereden geldiği belirsiz, çok kuvvetli ve vahşi bir kahraman. Gölge kontrol güçlerine sahiptir. Gölgeleri ve karanlığı neredeyse birer dokunaç gibi kullanarak hiç akla gelmeyecek savaş manevralarında bulunabilir. Garrotian istilasını yok eden grupta bir şekilde yer almayı başarmıştır. Dünyanın en korkunç ikinci süperkahramanı olarak bilinir.

Rakipleri ve hatta arada kalanlar genellikle ölür. Akıncılar müdahale edene kadar Diaspora’nın beş üyesiyle birden saatlerce dövüşmüştür. Tüm hasarı karşılayan Jason adlı üyeyi öylesine hırpalamıştır ki, Deli Dumrul’un yaptığı saldırıda biraz yaralanarak atlatması gereken Jason’un aniden ölümü tüm dünyaca şaşkınlıkla karşılanmıştır.

Konuşmasını duyabilen sayılı kişiler, çok eski ve zor anlaşılan bir Türkçe ile konuştuğunu söylerler.

Spoiler: Kara Bozgun, aslında geçmişten gelmiş bir savaşçıdır. Fatih Sultan Mehmet’in emrinde çalışan ve “Kara Murat” olarak bilinen bir kişidir. Modern dünyanın kahramanlık, insan hakları, politik durumlar gibi şeylerini anlamadığı için umursamaz. Kendince doğru olanı yapar fakat oldukça farklı durumlar çıkabilir. Kişisel görevlerde yıllar geçirmiş bir kişi olduğu için sosyal iletişim ihtiyacı da olmadığından kimse tarafından tanınmaz. Genelde ihtiyacını karşılayacak kadar bir şeyler alır ve kahramanlıklarına devam eder. Geçmişe dönmeyi isteyip istemediği ya da bu konuyu araştırıp araştırmadığı kimse tarafından bilinmez.

Aşağıda Süperkahramanlı Oyun için hazırladığım kapak resmini bulabilirsiniz. Sağ tıklayıp resmi görüntülerseniz büyük boyuna ulaşabilirsiniz.

Süperkahramanlı Oyun kapak

5 Macera Fikri – 3 Şubat 2012

Merhaba,

Şubatın ilk haftası için olan hazır macera fikirleriyle karşınızdayım. Aşağıda, acilen oyun oynatmanız gerekir ya da oyuncular beklemediğiniz bir yere giderse diye hazır macera fikirleri bulacaksınız.

  1. Kaçırılan Şehir: Oyuncuların tam da içinde bulundukları şehir, yasak büyülerin kullanılması ya da içindekilerin şeytanlarla/çeşitli güçlü yaratıklarla anlaşması sonucu başka bir boyuta(muhtemelen cehenneme) geçiş yapar. İçindekilerle beraber geçtiği için oyuncular da dahil olmak üzere, bir çok alakasız kişi de şehirle beraber giderler.
    Başka boyutta sürekli işgal ve/veya kuşatma halinde olan şehirde hem hayatta kalmaya hem de eğer iyi karakterlerse masumları kurtarmaya çalışırlar. Aynı zamanda buradan dönüş yollarını da aramak zorundadırlar.
  2. Çılgın Cüceler: Bir klan dolusu cüce, yakın zamanda oyuncuların da maceralarını sürdürdüğü bölgeye gelir. Burada atalarından kalma bir projeyi tamamlamaya geldiklerini söylerler ve işe başlarlar. Proje, yeri kazarak dünyanın öteki yanından çıkmaktır. Eğer dünyanın yuvarlak olduğu düşünülüyorsa daha mantıklı ancak yine de çılgınca gelebilecek bu proje, eğer dünyanın düz olduğu düşünülüyorsa (ya da gerçekten öyleyse) daha tehlikeli sonuçlar doğuracak olabilir.
  3. Beşikte bir Despot: Daha yeni konuşmayı sökmüş bebek prens, babası yeni öldüğü için kral olmuştur. Bildiği tek cümle, birini işaret ederek “kesin kafasını” demektir. Kralın sözü kanun olduğu için şimdiden sarayın dörtte birinin kellesi surlardadır. Krala kimsenin yaklaşmak istemediği bu dönemde, kralın ruhlar tarafından ele geçirildiği söylentileri dolaşmaktadır ve isyan kapıdadır. Maceracılara ise bebek krala mantıklı şeyler konuşmayı öğretirler ve bu esnada kafalarını kurtarabilirlerse büyük bir ödül vaat edilir.
  4. Fırın: Gnom mucitlerden hızlı ekmek ve kurabiye üreten bir makina alınmıştır. Ancak makina çalıştığı gibi canlı kekler/kurabiyeler ve bunlardan oluşan çeşitli canavarlar üreterek kasabaya salmaya başlamıştır. Oyuncuların birileri yaralanmadan acilen bu kaosu durdurması gerekir.
  5. Antik Uygarlık: Maceraları sırasında girdikleri bir mağara ya da zindanın olmadık bir yerinin yıkılması sonucu, daha derinlerde yer alan antik bir uygarlıktan kalma yıkıntıların içine düşen oyuncular; aslında bu uygarlığın yok olmadığını ve kendi içinde yer altında yaşamaya devam ettiğini keşfeder. Tabi ki kendi sorunları ve tehlikeleriyle beraber.

İyi eğlenceler.

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 11 – Alışılmadık Bir Yoldaş)

“Bu anlaşmayı kabul etsem bile, Bükülmez Kalkan ülkesine gitmek için çok az vaktim kaldı. Geç kaldığım takdirde istediğim şartları yerine getirip getirmeyecekleri belli bile değil. Eğer şartlarımı yerine getirmezlerse bu işten vazgeçeceğim.”

Kadın çevikçe tahtın yanından uzaklaşıp yanıma geldi. “Seni bir gün içinde oraya ulaştırırım. Ama seninle gelmem gerekir. Eğer ki bu yolculuk boyunca ihanet anlamına gelecek en ufak bir davranışta bulunursan, o saniye ölürsün!”

Sorusuna başımla evet cevabı verdim. “Bu yolculuğu yapacak gücü sende görüyorum Marbo Kızılgöz.” Dedi. “Şimdi gerekli ritualleri hazırlamak için gitmeliyim. Bu mabeddeki hiç bir şeye dokunmayacaksın. İstersen yerde uyuyabilirsin.”

Uyku lafı gerçekten mükemmel bir fikir gibi gelmişti. Fakat rüyamda korkunç şeyler görüp pek uyuyamadığımı söyleyebilirim. Ancak Attyla ile karşılaştığımdan beri uyumamıştım. Günlerce uyuduğuma yemin edebilirdim, fakat uyandığımda o kadar olmadığını anladım. Aslında bir saat kadar bile uyumamıştım.

Etrafıma baktığımda kimseyi göremedim. Fakat bu kadar iyi uyku çekmemin nedenini anlamıştım. Burası, bir bahçeden ziyade bir arenaydı. Yıkılmış sütunlar ve heykeller ve çeşitli ufak binaların kalıntıları vardı. Arenanın dört bir yanında yiğitkökler yetişiyordu. Bu yiğitkök dedikleri bitki; sadece gerçek kahramanların öldüğü yerlerde yetişir ve zalimler tarafından kesilseler, koparılsalar, hatta kökleri kazılsa bile yine çıkmaya devam ederler. Yeterince çok oldukları zaman, yorgunları dinlendiren, açları doyuran ve adalet peşinde koşanları birbirine ulaştıran bir sis bulutu oluştururlar. Tabi bu altın renkli sisi etrafımda görene kadar bu rivayete inanmamıştım.

Yiğitkökleri asla bir bahçe şeklinde yetiştiremezsiniz. Yiğitkök yetiştirmek için bir kahramanı getirip bahçede öldürseniz bile işe yaramaz. O kahramanın gerçekten kahramanlık amacıyla gelip canını vermesi gerekir. Bu bahçede yüzlercesinin olmasının nedenini anlamak ise zor değildi; burası ejderhaların yatağıydı!

Etraftaki hazineler bu durumda sahipsiz kalmıştı. Elflerin neden bunları alıp zengin bir hayat sürmediklerini merak ettim. Sahipsiz şeylere el koymak, biz hobgoblinlerin en doğal içgüdülerinden biridir. Çoğu zaman sahipli şeylere de el koyarız; itiraz eden ise ölür. Burada ise tedirginlikle içgüdülerim arasına sıkışmış bir halde kalakalmıştım.

Ağır ağır sunakta duran irice bir yakut kemere yaklaştım. Almak amacıyla değil fakat incelemek amacıyla yaklaşıyordum. Etrafıma baktım ve ne elflere, ne de yaşlı kadına dair bir iz göremedim. Bir yandan da kemeri elime aldım. Tam güzelliğini takdir edecekken arkamdan tüylerimi diken diken eden, çatallı bir ses geldi; “Sana hiç bir şeye dokunmamanı söylemiştim!”

Öylesine ani bir şekilde gelmişti ki, yıllarca tehlike içinde geçmiş hayatımın etkisiyle tüm büyülü eşyalarımı ve korumalarımı çalıştırdım ve silahlarımı çekerek döndüm. Bütün bunlar bir saniye bile almamıştı. Artık tehditvari biçimde parlıyor ve faka bastığımı ilan edercesine savaşa hazır bekliyordum.

Yaşlı kadın tam karşımdaydı. Hastalıklı ve yaşlı görünmüyordu. Boyu en aşağı on karış uzamış ve beni geçmişti. Gözleri adeta ateş saçarcasına öfkeyle bakıyordu ve gözümün önünde derisindeki hastalık izleri değişiyordu; pullara dönüşüyorlardı. Artık hasta değildi. Mabedine girmiş ve yasak işler yapmıştım. Şimdi intikam zamanıydı.

“Sana yuvamı açtım, yolculuğunda yardım etmeye söz verdim; senin gibi zalim bir yaratığı iyileştirmek istemeyen yiğitköklerin ruhlarını sana şifa vermeye ikna ettim. Şimdi de sen bu nezaketimi, hazinelerimi yürütmeye çalışarak lanetliyorsun!” Kadın yavaş yavaş dönüşümünü tamamlıyordu; kıyafetleri iri pullara dönüşüyor, kuyruğu ve sivri dişleri ortaya çıkıyordu. Buğday rengi teni gittikçe daha parlak bir bakır rengine dönüşüyordu. Neler olduğunu anlamıştım ve bu sefer ucuz kurtulamayacağımdan emindim.

“Yürütmeye çalışmıyordum!” dedim. Sesim neredeyse yaramaz bir çocuğun yaptığını inkarı kadar tiz çıkmıştı. “Yalanlarını kendine sakla hobgoblin!” diye kükredi ejderha. “Sana ve senin melun ırkına güvenen aklıma yazıklar olsun!” içime doğaüstü bir korku sinmişti.

“Çalmak isteseydim sen hastalıklı bir elf kılığındayken sana saldırırdım!” dedim. Ejderha bir an şaşkınlıkla kafasını yana yatırdı. Yüzünde, bu itirazı eğlenceli bulduğuna dair bir ifade belirdi. “O zaman da çalamazdın. Ama yine de doğru konuştun. Dinlenmiş ve iyileşmiş olmanın cesaretiyle bu işe kalkıştın bence!”

Bakır ejderhalarla ilgili bilgilerimi hatırlamaya çalıştım. Ejderhaların en zekisi ve en oyuncusu olan bu canavarlar, daha ufak ırklarla oyun oynamaktan çok hoşlanırlardı. Hele ki iletişime dayanan ve zeka isteyen oyunlara, entrikalara ve mahkemelere bayılırlardı. Bu tartışmayı bir oyuna çevirdiğini hemen kavradım. Zira, hobgoblinlerin en akıllı olanlarındandım ben de. Bu oyunun ölüm-kalım anlamına geldiğini de çözmek zor değildi.

“Yaşlı ve hastalıklı bir kadını öldürmek için dinlenmeye gerek yok. Yarım akıllı ve korkak kuzenim Kangorg bile böyle zavallıları öldürmekten korkmaz.” Dedim. “Şey… Yani o görüntüyü kast ediyorum” diye toparlamaya çalıştım. Kendisine zavallı dememi hoş karşılamayabilirdi.

“Yine de tamamen sahipsiz bir hazineyi çalmak, elfler tarafından gözetlenen yaşlı ve hasta bir kadını öldürüp çalmaktan kolay!” dedi. Bir an için cevap bulamayacağımı sandım. Alnım terlemeye başladı. Amacım öyle olmasa da, doğru konuşmuştu.

“Elflerin beni gözetlemeyi bırakmayacağı zaten belliydi. Kendi ormanlarında beni sahipsiz bırakacaklarını asla düşünmedim. Göz göre göre bir şey çalınabilir mi?” dediğimi duydum. Sanki ben değil başkası ağzımdan konuşmuştu. Ama iyi gidiyordum. Bazen panik yapmak işe yarıyordu.

“Ayrıca zaten çalacak olsam daha ufak bir hazine seçerdim!” diye bastırdım. “Yakut bir kemerden daha az dikkat çekecek şeyler var burada.” Ejderha gülümsüyordu. Dişlerinin arasından asit nefesi tütüyor ve dudaklarından damlıyordu. “Yine de sana verdiğim emri yerine getirmedin. Bunun bir cezası olmalı.”

“Emir verdiğinde bir zavallı gibi görünüyordun. Ne bekliyordun ki?” dedim. Çatık kaşlarından, söylediğimi beğenmediğini anlamıştım.

Sonraki on-onbeş saniyeyi hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde silahlarım etrafa saçılmış, büyülü korumalarımın hepsi darmadağın olmuş ve ağzım yüzüm kan içindeydi. Ejderha boğazımdan tutmuş beni havada silkeliyordu. “Marbo Kızılgöz!” diye kükredi. “Bu yaptığının karşılığını çekeceksin! Fakat şimdi değil. Sana bu yolculuğu bitirene kadar vakit tanıyorum. O zamana kadar hayatta kalırsan, hazineme dokunmanın cezasını kendi ellerimle vereceğim!”

Sonra beni fırlattı. Adeta bir oyuncak gibi uçup mabedin duvarına çarptım. Neyse ki korumalarımın tamamı yerle bir olmamıştı ve çok zarar görmemiştim. Nefessiz kalmak dışında çok aşırı bir zarar da görmemiştim. Belki de ejderha böyle istemişti ama, ben de boşbeleş bir savaşçı değilimdir. Tek başıma bir ejderhayla dövüşemeyeceğim kesin olsa da, en azından tamamen savunmasız değildim.

Bütün gururumu biraraya getirip hiçbir şey olmamış gibi gidip silahlarımı aldım. “Neden böyle bir şey yapasın ki? O gün için hazırlanabilirim.” Diye sordum. Sanki bundan endişelenmiyormuş gibi rahattı. “Bu eserin neye benzeyeceğini merak ediyorum sadece. Şimdi gel!”

Peşinden gittim. Mabedden dışarı çıktık ve birbirinin içine ve etrafına bükülerek yetiştirilmiş ağaçlardan oluşan bir mağaraya girdik. İçerisi bir bina gibiydi, sadece her şey ejderha boyutuna ve ihtiyacına göreydi. Ortada, çeşitli ritualler için kullanıldığı belli olan, mumlar ve rünlerle çevirili bir taş bölüm; duvarlarda ise kütüphaneler, büyü malzemeleri ve bilmediğim bir sürü garip şeyler vardı.

“Neden böyle bir oyuna kalkıştın?” diye sordum. “Ne amaca hizmet ettiğini çözemedim.”

Ejderha güldü. “Hayat hakkında ne düşünüyorsun hobgoblin? Sence de çok kısa değil mi?”

“Senin için değil, kesinlikle.” Diye cevap verdim. Ejderha yine güldü; “Herkesin hayatı kendine kısadır. Çoğu ejderha, oyunda nerede yer aldıklarını bile anlamadan ölüp gidiyorlar.”

Bazı kitapları, büyü malzemelerini ve eşyaları bir elf çantasına dolduruyordu. Beş metre yüksekliğinde, onbeş metreden uzun ve kanatları açıldığında bir kasaba meydanını doldurabilecek bir yaratık için fazlasıyla dikkatli görünüyordu. Aşırı becerikli bir yaratık olmalıydı.

“Jorvintaal hakkında ne biliyorsun hobgoblin?” diye sordu aniden. İsmi duymuştum, fakat çok şey öğrenememiştim. “Bazı ejderhaların oynadığı bir oyun diye biliyorum. Goblinsi ırkların öğrenmesi mümkün olmayacak kadar karışık ve uzun ömürlü bir oyun. Ejderhalar için hayattan ve hazinelerinden daha değerli puanları var denmişti.”

“Bazı goblinsiler ve diğer akıllı-akılsız canlılar bu oyunlarda piyon görevi üstlenirler. Bir seferinde ejderhalardan aldıkları güçlerle uçabilen kişilere rastlamıştım.”

Aniden sözümü kesti ejderha; “Piyon saptaması tam doğru değil. Oyun içinde oyundur Jorvintaal. Aynı oyunda hem Şah, hem piyon olmayacağını bilemezsin. Siz iki ayaklılar, oyun içinde oyunda dahi aynı konumda kalmaya çalışmak gibi bir batağa sahipsiniz. Bu yüzden hiç bir sırrınız saklı kalmıyor, hiç bir oyununuz da çözülmez değil. Köylü kılığındaki bir kral, işine geldiğinde köylü kılığını, işine geldiğinde kral kılığını atabiliyor.”

Ejderhanın dedikleri kafamı karıştırmıştı. Adeta kendi kişiliğimizi reddetmeyi ve kimliksiz olmayı öneriyordu. “Peki, sen hangisisin?” diye sordum. “Elf prensesi mi, yoksa ejderha mı?”

Ejderhanın elleri hazırlığında hiç duraksamadan gözleri bana doğru döndü. İçlerinde adeta ezeli bir kinaye vardı; “Bir ejderha, daima bir ejderhadır küçük adam.”

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 10 – Ormanlar Prensesi)

Bahçenin sonunda, bir taht bulunuyordu. Tahtın önünde ise, uzaktan taştan bir masa sandığım fakat yaklaşınca üzerindeki simgelerden bir sunak olduğunu anladığım taştan bir yükselti duruyordu. Sunağın üzerinde tabaklarda bazı yiyecekler, testiler içinde içecekler ve etrafta bazı hazineler duruyordu. Fakat bunlara yıllardır dokunulmamıştı. Yiyecekler çürümüş, testilerin etrafı mantar kaplamış ve hazinelerin bir çoğu otlarla kaplanmıştı. Bir kısmı ise yeni ele geçirilmiş gibiydi ve bunların da çoğu kanlıydı. Labirentten çıkamayan zavallıların malları oldukları belliydi.

Sunağın arkasındaki tahtta, zayıf ve hastalıklı görünüşte bir elf kadını oturuyordu. Tahtın üzerindeki işaretlerde dönüşüme uğrayan bir ejderha görünüyordu. Üzerindeki boyalar çoktan dökülüp gitmiş, bir çoğunun şekli biçimsizleşmişti. Fakat bilgilerime dayanarak bu tahtın bir kırmızı ejderhanın goblinsi formu için kurulduğu anlaşılıyordu. Acaba bu kadın o olabilir miydi? Fakat hiç goblinsi formların hastalıklı göründüğüne dair hikaye ya da bilgi hatırlamıyordum. Belki de beni kandırmaya çalışıyordu!

Çevirmenin Notu: Goblinsi form dediği, humanoid form yani insansı form aslında. Tabi o dünyada goblinler baskın ırk olduğu için insansı denmiyor.

Dikkatlice kadına doğru yaklaştım. “Hoşgeldin yolcu” dedi. “Uzun zamandır buraya sağ ulaşabilen ilk kişisin.” Yere bakıyordu ve hastalıklı bir ses tonuyla konuşuyordu.

“Sen kimsin?” diye sordum silahlarımı indirmeden.

“Ben Ormanlar Prensesi Caprice. Buradaki elflerin lideriyim.”

Aklıma hemen ejderha gelmişti. Yine de neden bu kadar kibar ve rahatça konuştuğunu anlamamıştım. Bir ejderha, ölümlüler tarafından sorgulanmayı hakaret kabul etmiş olmalıydı. “Ejderha mısın? Karaağaç’ın liderinin bir ejderha olduğunu biliyorum.”

“Buralarda liderlik ya da hükümdarlık yapan son ejderha yüz yıl kadar önce öldü. Kemikkusan çölünden gelen bir bakır ejderha onu öldürdü.”

“Peki nerede bu bakır ejderha?” diye ısrar ettim. Cevap basitti; “O da öldü. Yakın zaman önce.”

Yüzü öne eğik olduğu için doğru söyleyip söylemediğini tam kestiremiyordum. Ses tonu inandırıcıydı. Buruşmuş ellerinde tuttuğu aynaya bakıyor ve görünüşe göre benimle konuştuğu kadar kendiyle ya da aynayla da konuşuyordu.

“Artık bizler lidersiz kaldık. Yakın zaman içinde orman bizi de yutar ve yok oluruz. Bir hobgoblin labirentimizi geçebildiyse daha fazlası da geçecektir.” Diye devam etti. Sözlerinde tehdit algılayarak büyülü eşyalarımı çalıştırmaya başladım. Eğer bu bir tehditse, ormanın içinde bana dönük onlarca elf yayı olmalıydı.

“Merak etme, Marbo Kızılgöz…” dedi kadın, ses tonunu değiştirmeden. Oldukça sakin görünüyordu. Silahlı ve parlayan büyülü korumalarımla karşısında durmama rağmen hiç etkilenmemiş görünüyordu. “Seni oklayarak öldürmek isteseydik bunu çoktan yapardık.”

Hem ismimi hem de düşüncelerimi bilmesinin şaşkınlığıyla gayrı ihtiyari geriye doğru bir adım attım. O an, sanki yumağın yuvarlandığını gören bir kedinin mesafeyi ölçmesi gibi bir an doğrulup ileri doğru kaykıldı. Açık yeşil gözleri, vücudunun yıpranmışlığının aksine oldukça canlı ve vahşi görünüyordu. Gözlerini ayaklarımdan yüzüme doğru çevirdikçe günlerdir üzerimde olan ve bir türlü gitmeyen o hissi duydum; beni izleyen gözler bunlardı!

“Korkma.” Dedi, “Bu söylediklerimin seni rahatlatması gerekiyordu.” Elimde olmadan kısa bir kahkaha çıktı ağzımdan. “Yaa! Neden öyle olmadı acaba?”

“Bu yolculuğa çıkmaktaki amacın nedir, Marbo Kızılgöz?” diye sordu emreden bir tonla. Büyülü bir etkisi yoktu, farkındaydım fakat öyle bir otoritesi vardı ki sesinin, cevap vermekten kendimi alamadım. “Dünyayı dolaşıp, Malathgargon ve çevresinin bir seyahatnamesini çıkaracağım.”

“Öyleyse hayatının en önemli işlerinden biri olacak bu.” Diye belirtti. Herhangi bir övgü, mizah ya da aşağılama emaresi yoktu sesinde. “Evet” dedim, “Öyle.”

“Bir kopyasını da ben istiyorum o zaman” dedi. “Bükülmez Kalkan için hazırlayacaksın evet biliyorum. Fakat bir kopyasını da bana çıkaracaksın.”

“Niye çıkarayım?” dedim inatla. Sesim nedense çatallı çıkmıştı. Açıkça korkuyordum. Fakat neyden korktuğumu tam anlamamıştım.

“Çünkü bu ormandan sağ çıkmanın tek koşulu bu.” Diye cevap verdi kadın, ayağa kalkarken. Göründüğünden uzundu ya da gittikçe uzuyordu. “Ormandan çıkman için büyülü yöntemler kullanmalısın. O büyülere de sadece ben hakimim!”

Süperkahramanlı Oyun – Giriş (Kurulum – Geçmiş ve Gruplar)

Merhaba,

Bu günkü yazımızda Süperkahramanlı oyunlarımda kullandığım hikayeyi sizlerle paylaşmaya başlayacağım. İleride bu dünyanın içeriği ve karakterlerle karşınızda olacağım.

TEMEL BİLGİLER:

  • Bu dünya, günümüz dünyasına göre daha pis derin devletli, daha baskıcı rejimlerin olduğu, dünyada neyle ilgili komplo teorileri varsa onun gerçek olma olasılığının çok yüksek olduğu bir dünya. Yani illuminatiyle de, devleti ele geçirmeye çalışan dinci odaklarla da, statükocu kemalistlerle de kahramanların savaşması gerekir. Politik olarak kimseyi yermeye ya da övmeye uğraşmadım. O yüzden kimse çıkıp “yeaaaa benim görüşüme aykırı buueeeee!!!!1″ diye ağlaşmasın.
  • Dünyada süpergüçler var ve bunların olduğu herkesçe biliniyor. Ancak çoğunlukla bir şekilde devletlerin eline düşüyor bu süpergüçler ve süpergüçlüler. Ortalıkta görünenler ya devletlerin söz geçiremeyeceği kadar kuvvetli, ya umursamayacağı kadar garip, dengesiz veya akılsız, ya da yeni yeni ortaya çıkan kişiler. Ancak son zamanlarda (aşağıda okuyacaksınız, süpergüç savaşlarından sonra özellikle) özgür kahramanlar ve gruplar ortaya çıkmaya başlamış.
  • Dünyada kostümlü kahramanlar da var, günlük hayatına devam edip kendini göstermemeye çalışanlar da. Yani heroes tarzı kahramanlarla DC-Marvel tarzı kahramanlar bir arada. Hepsinin yeri ayrı.
  • Uluslararası ilişkiler çok sağlam değil. Hem de hiçbir ülke için. Sonuçta her ülkenin, diğerlerini karıştıran gizli servisleri vs. var (komplo teorileri gerçekti hatırlarsanız) Temel olarak ülkelerin sürekli gizliden gizliye çatışıp durduğunu varsayabiliriz.

GEÇMİŞ:

Geçmiş zamanlara çok derinlemesine girmek istemiyorum. Dünyada zaman yolculuğu dahi yapabilen süpergüçlü kişiler olunca, hikayeyi kilitleyebilecek detaylara gerek yok. Sadece oyunlarda geçtiği kadarıyla Türkiye’yi ve oyunun geçtiği 2010-2012 yıllarını ele alacağım. Continue reading

Haftalık Güncelleme 31 ocak 2012

Merhaba,

Bu hafta, ay sonunu bekleyerek haftalık güncellemeyi 2 gün geciktirdim. Bu arada diğer yazıları da geciktirdiğimi fark etmişsinizdir. Bunun sebepleri üzerinde duracağız.

Yazıları genelde evden yazıyorum. Boş zaman bulursam işyerinden de yazıyorum. O yüzden defterimi her ihtimale karşı sürekli yanımda taşıyorum (biraz eski moda bir insan olarak fikirlerimi önce kağıda dökmezsem karışabiliyor). Eğer defterimi büroda ya da evde unutursam bir diğer yerde iptal oluyor.

Peki, “büroda kağıda yaz evde deftere” diyen olabilir. Ama hepsi birarada olmayınca yine unutulup gidebiliyor. O yüzden karman çorman da olsa birarada bulunması daha faydalı.

Bu haftasonu bir çok yazı paylaşacaktım. Ama cumartesi kişisel bir işten dolayı dışarıdaydım. Defterimi büroda unuttuğumu da pazar günü fark ettim. Hem soğukta büroya gitmek istemediğimden, hem de pazar günü büroyu açıp biri gelirse orada kalmak zorunda kalmayayım diye gitmedim. Hafta içi bunu telafi edeceğim.

NELER YAPACAĞIZ?

Direkt olarak bu kısmı yazıyorum;
Bu hafta süperkahramanlı oyun geliyor. Yazdım yarısını, yarın bitiriyorum. Hatta bu hafta tamamen buna odaklanabilirim.

Malathgargon’a devam edeceğim. Belki devam eden Oyun Rehberi’nden ayrı olarak bir kısa hikaye de yazabilirim. Kafamda şekillenen bir hikaye var çünkü.

Eski yazılarımı tekrar okuyup köşe yazıları için bazı yarım kalmış konular toplayıp onları açabilirim. Bu, zamansızlıktan öbür haftaya atabilir ama mutlaka 10 gün içinde filan başlayacağım buna da.

Şimdilik bu kadar. İyi eğlenceler :)

Hazır Zindan Kurucusu Üretmek – Bölüm 3 (Mimari Devam)

Merhaba,

Uzun zamandır yazayım deyip bir türlü vakit bulamadığım bu yazıyı yayınlama vakti geldi. Dizayn olarak odalarla beraber bitirmiştim. Fakat açıklaması uzun süreceği için bölmüştüm. Defterimi sağda solda unutup, araya başka konular da girince biraz aksadı sadece. Şimdi koridorlar ve geçitler başlıklarına geliyoruz.

KORİDORLAR:

Koridorlar konusunda hâlâ kararsızım. Bunda, çalışmaların üzerinden çok geçmiş olmasının etkisi de var. Defterdeki haliyle yazıyorum fakat, aklımdaki 3 boyutluluğu asıl verecek olanlar bunlar olduğundan, koridorlar konusuna tekrar dönüş yapabiliriz.

Uzunluk: (20′lik zarda atılan zar ) x 5ft olarak düşündüm. Ama bunu yarı yarıya düşürebilirim. Yani 1,2: 5ft, 3,4: 10ft şeklinde olabilir. Olmadık yerlerde 90′ar feet giden tüneller yerine 10+35+10 şeklinde eklenerek giderse daha eğlenceli olabilir diye düşünüyorum. Yine de şimdilik bu şekilde.

Genişlik: 5, 10, 15, 20ft, 3ft(dar)

Yükseklik: Bunu dizayn sırasında düşünmediğimi şimdi fark ediyorum. Bunu ekleyeceğim. Odalar gibi, çok yüksek olanlarında başka odalara açılma imkanı olacak. Hatta direkt olarak odalarda kullanılan yüksekliği kullanabiliriz.

Not: Dizayn notlarına, “önceki tablolara dönebilmek” diye, bahsedilecek konu olarak not düşmüşüm. Demek ki yüksekliği düşünmüşüm ve oda tablolarından kullanıp bundan bahsedecekmişim.

Sonu Nasıl: Geçit, koridor devam, üçyol (T olacak şekil), dörtyol (+ olacak şekil), uçurum (dimdik aşağı doğru), gizli kapı, duvar, yukarı doğru koridor, merdiven(aşağı ve yukarı ayrı), yokuş(aşağı ve yukarı ayrı), zindandan dışarı çıkış.

Şekil Bozuklukları: (var yok zarından sonra belirlenecek) Açılı koridor (eğri), L şeklinde, mağara duvarı gibi (kenarları düzensiz), hem açılı hem mağara duvarı gibi, kavisli (birden fazla eğrilik var)

Bu bozuklukların sadece yatay eksende etkidiğini fark ettim. Buna eklemeler yapacağım. Yukarı ve aşağı doğru bazı bozukluklar ekleyeceğim.

Sapma Miktarı/kavis: 5 ile 20 ft arası olsun istediğimi yazmışım. Yani kuzeye doğru açılı bir koridorun diğer ucu, 20 feet kuzeyde olabilir.

Koridorlar konusunda baya bir playtest gerekecek. Şu anki haliyle bile tam bitmiş değil. Uzun vadede ise en önemli kısım olacak gibi görünüyor. Odalar filan bir şekilde idare edebilirken, bunları birbirine bağlayacak koridorların düzgün çalışması şart.

GEÇİTLER:

Bu da hassas bir konu. Odaların çıkışlarının 3 boyutlu olması demek, zindana girenlerin kafalarında 3 boyutlu canlandırmaları demek. Sürekli zeminden çıkılan odalarda yüksekliğin olmasının genel manada büyük bir farkı olmaz. O yüzden geçitlerin önemi bence büyük.

Geçitler konusunda 3 boyutu verirken en dikkat etmem gereken nokta (o da şimdi geldi aklıma): gereğinden fazla 3 boyut da anlamsızlaştırabilir. Normal şartlarda zindanların 2 boyutlu olmasında sakınca yok. Yükseklik ve ekstra katlar genelde ekstra olarak kalmalı. Eğer 2 boyutlu bir zindanın şansını yüksek tutmazsam sanki düzgünce yaşamayı bilmeyen insanlarla dolu bir dünya için hazırlanmış gibi olabilir. Ama fantastikliğin anlamı olması için de normalden farklı olması gerekir. Çok arada kaldım.

Oda Çıkışları: kapı (tekli), kemer (kapısız), kapı (çiftli), gizli geçit, tavanda(yukarı doğru), zeminde (yerin altına doğru)

İstediğim çeşitliliği sağladığımı düşünüyorum. Kemer dediğim, kapısız olarak direkt koridorlara ve başka odalara açılan yerler. Mağara ağızlarından normal geçitlere kadar her şey olabilir. Bunu belirtmem lazım.

Merdivenler: (koridor gibi demişim) genişlik ve uzunluk belirleyeceğim. Demek ki koridorları kısaltırsam merdivenler de kısalacak. Ayrıca ne kadar derin ya da yüksek olduklarını belirlemek lazım.

Şimdi aklıma geldiği üzere, dümdüz yukarı çıkan ya da ileri-geri-ileri-geri yaparak üst katlara çıkan merdivenler de olabilir. Bunları da değerlendirmek lazım.

Asansörler: yükseklik, genişlik (oda şeklinde belirlenecek), çıkış sayısı.

Çukur: Üzerinden zaman geçince bundan ne kastettiğimi unuttum. Açıklayıcı hiç bir şey yazmamışım. Hatta nispet yapar gibi kocaman bir soru işareti koymuşum. Bilemiyorum bu ne demek. Geçiyorum.

Kafa yordukça dümdüz aşağı giden geçitleri kast etmiş olabilirim diye düşünüyorum. Fakat dizayn kafasıyla ne düşünmüş olabileceğini tahmin etmeye çalışmak bile insanın aklını allak bullak edebilir. Fazla geri dönüş olmaz unutulan fikirlerden. Bu yüzden dönmüyorum. Eksik bir şey olursa, muhtemelen buradan kaynaklı olur.

Yokuşlar: Koridor gibi (yani merdiven gibi) ve ne kadar derin bunları belirlemek var.  Muhtemelen merdivenin basamaksızı gibi olacak.

Işınlanma: Buradan kast ettiğim, zindan içinde bir yere ışınlanma. Aynı kata ya da başka kata, zindanın normalde ulaşılmayan başka bir bölümüne filan ulaşmak mümkün olabilir. Bunu da detaylandırmak lazım ama üzerinde kafa yormak işini en sona bırakıyorum. Öncelikle diğerleri oturursa, ondan sonra buna dönebiliriz.

Çıkışın Arkasında Ne var: Oda, koridor, hiçbir şey.

Basit bir tablo. Üç seçenekten oluşuyor. İşlevsel ayrıca.

Çıkış Yönü: K, G, D, B, KD, KB, GD, GB, tavan, taban.

Bunu odalar sırasında geçit sayısını belirlerken kullanmak lazım. Bu aşamada aklıma geldiği için bu aşamada dizayn ettim ama, bitmiş işte odaların içinde olacak bir tablo bu.

Ayrıca bu tablo, koridorlardaki “çıkış şekilleri” tablosundaki tavan-taban kısmıyla üst üste binmiş. İkisinden birinde (muhtemelen öncekinde) tavan-taban kalkacak. Muhtemelen bundaki kalır. Ötekinde ise kapılı-kapısız seçenekler şeklinde kalabilir.

Dizayn aşamasının en zor kısımları olan fikir kısımları bitti. Şimdi bunları zar sistemine entegre etmek var. Bu, zor olmayan fakat en çok iş gerektiren kısım. Önce hangi zarı kullanacağımızı belirleyip, bu zarla ilgili bütün tabloları düzenlemek lazım. Denemeler yapıp eğer güzel olmuyorsa bütün tabloları sürekli değiştirip durmak lazım. Sonuca ulaşana ya da o zardan vaz geçene kadar buna devam edeceğim.

Zarlı denemeler sırasında yeni fikirler aklıma geldiğinde tüm tabloları tekrardan düzenlemek zorunda filan kalabilirim. O yüzden bundan sonraki birkaç yazı, bu tabloların zarlı deneme sürümlerine dair olacak. Evlerinizde deneyip bana sonuçları bildirmenizi rica edeceğim (onları yayınladıkça tabi). Ayrıca fikirlerinize de çok açık olduğumu bilmenizi istiyorum.

İyi eğlenceler.

 

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 9 – Kabus Bahçesi)

Peri bahçelerinden en azından birini dağıtabileceğimi ve sahiplerini öldürebileceğimi düşünmeye başlamışken, ormana kaçtığımın üçüncü günü, başıma gerçekten kabus gibi olaylar gelmeye başladı. Adeta şom ağzımın cezasını çekiyordum.

Oldukça kalın bir çalıyı kılıcımla yarıp geçmeye çalışırken, sanki aniden altımdan yer çekilmiş gibi düşmeye başladım. Çalının arkasında, daha önceden farketmiş olmam gereken bir yokuş belirmişti ve yuvarlanarak yokuşun dibindeki karanlık çukura doğru düşüyordum.

Kendimi durduramayacağımı anlayınca, yuvarlanma yönümü düzelttim. Yanlamasına değil, ileri doğru takla atarcasına düşüyordum. Bu sayede ayaklarımı tam zamanında yere vuracak ve çukurun üzerinden aşarak öbür yana güvenle inebilecektim. Fakat böyle olmadı.

Tam çukurdan düşerken, nereden geldiğini yine anlamadığım (ki oldukça gelişmiş bir dikkate sahibimdir) sarmaşıklara dolandım. Çalıları kestiğim kılıcım düşmüştü ve diğerine ulaşamıyordum. Tabi, böyle zor durumlarda kalırsanız mutlaka başınıza bir şey musallat olması adettendir; sarmaşıkların sarktığı ağaçtan üzerime doğru ağır ağır yaklaşan dev bir yılan vardı. Sinsi gözleri avına odaklanmıştı. Kaygan ve tiksinç vücudu kararlılıkla kıvrılarak yaklaşıyordu, ki bu yaklaşmanın pek doğal olmadığı kanısına vardım. Sanki bu avı yüzlerce kez tekrar etmiş gibi ne yapacağından emindi.

Hafızam kuvvetlidir. Biz hobgoblinler, özellikle de benim gibi soylu olanları özellikle askeri eğitimler alırlar. Bunların en önemlilerinden biri de silahınıza en zor durumlarda dahi ulaşabilmektir. Ben ise bunu bir adım ileri götürüp, büyülü silahlar aldım. Bu sayede gerekli anda elimde belirebiliyorlar. Fakat yokuş aşağı yuvarlanırken kan biriken kafanızı onlarca kez vurduğunuzda en temel huylarınız bile karışıyor; silahlarımı elime çağırabileceğimi unutmuştum!

İki silahımı birden çekmek için bir sebep göremiyordum. Sarmaşıkları uygun şekilde kesersem beni çukurun öbür yanına savuracaktı. Ben de düşen silahımı çağırdım ve bunu yaptım. Yılanın ne kadar yaklaştığını fark etmemişim; silahı tutan kolumun omuzuna yapışmasıyla beraber tam çukurun üzerinde asılı kaldım. Atılmasıyla kılıcıma da saplanmıştı ve ölürken kıvrılıyor, can çekişiyor, bu sırada gittikçe de çukura düşüyordu. Eğer vücudunun yarısı bile o ağaçtan düşerse beni de sarmaşıkların kalanıyla beraber karanlık çukura çekeceğinden emindim.

Aceleyle kılıcımı çevirdim ve tüm gücümle yana doğru çektim. Omuzum kopacak gibi oldu fakat yılanın yarısını keserek kılıcımı kurtarmıştım. Şimdi sol yanındaki bir parça deri ve et vücudunu tutuyordu. Hemen ona da vurdum. Elimin tersine gelmesine rağmen isabetli bir vuruş oldu ve yılanın kopmasıyla serbest kalan sarmaşıklar beni çukurun ilerisine fırlatarak koptular. Tamamen kafası kopan yılanın vücudu ise yukarıda çıldırmış bir ölüm dansı yapıyor ve etrafa yapraklar saçıyordu. Büyük bir kısmı, gürültüyle çukura düşerken (gürültünün çoğu sanırım çukurdaki kazıklara saplanmasından gelen ıslak ve iç kaldırıcı seslerdi) ne kadar uzun olduğunu görerek hayretle çukura yaklaşmışım. Tam da bitecek mi diye düşünerek yukarı baktığım sırada çırpınan kuyruğu kafama düştü ve orada bayılmışım. Günler boyu çekeceğim en uzun uykuyu da bu sayede almış oldum.

Neden sonra kendime geldiğimde, hava kararmıştı. Başım, yılanın vurmasıyla olmasa bile yere düştüğümde bir taşa çarpıp kanamış olmalıydı ve kanlar da kurumuştu. Çok uzun süre baygın kaldığım anlamına geliyordu bu. Ormanın sıklığından dolayı etraf neredeyse zifiri karanlıktı. Diğer bazı sefil ırkların aksine biz hobgoblinler ışık az olsa da görebiliriz. Ben ise yıllarca her türlü coğrafyada bulunarak bu özelliğimi geliştirmeme rağmen oldukça zorlanıyordum.

Ormanın detaylarını seçemeden körlemesine ilerlemek başka tuzaklara düşmeme neden olacaktı. Bu yüzden gün ağarana kadar kamp yapmaya ve temizlenmeye karar verdim. Tuzaklı çukura düşen dev yılan neredeyse çukuru doldurmuştu. Kafası da nedense ben baygınken omuzumdan düşüp gitmişti ve karanlıkta onu bulmam imkansızdı.

İçine normal bir çantanın yüz katı kadar eşya koyabileceğiniz büyülü çantamı yanıma aldığıma şükrettim. Çünkü içinde bana bir ay yetecek kadar kamp malzemesi, çeşitli yedek silah ve zırhlar, bir kısım hazine ve şimdi sayamayacağım bir yığın yararlı eşya vardı. Çantamdaki yiyecekleri tüketmek istemediğim için çukura uzanıp yılanın bir kısmını dışarı çıkarttım. İlk başta zorlandığım için bir iyileştirme iksiriyle yaralarımı kapatmak zorunda kaldım fakat, tanrılara şükürler olsun zehirli değildi ve ben baygınken zehir yüzünden ölmemiştim.

Yılanı kısa süre sonra pişirip yemeye başladığımda küfürler ediyordum. Beni yemeye çalışmanın cezası buydu; ben seni yerdim! Hem de lanet olası oldukça lezzetliydi.

Yılanı yemeyi bitirdiğim sıralarda gün ağarmaya başlamıştı. Çantamdan çıkarttığım yedek zırhlarımdan birini kuşanana kadar, tamamen etrafımı görebileceğim kadar ışık geldi. Dünden geriye omuzumda ve başımda temizlenmemiş kan lekelerinden başka hiç bir iz taşımıyordum. Bazı lanetli yaralara göre oldukça şanslı bir durumdu. (Yıllar önce karşılaştığım bir iskelet şövalyenin lanetli kılıcıyla sırtımda açtığı yara, her yıl dönümünde felç edici şekilde ağrır. Bu yarayı en becerikli rahipler bile iyileştiremediler, bu yüzden ne olursa olsun bu ağrıdan kurtulmam mümkün değildir.) Neyse ki hem tüm enerjim, hem de sağlığım yerine gelmişti.

O günün daha ortasına bile gelmeden, bütün enerjim ve sağlığım yerle bir olmuştu. Yokuş-çukur-yılan tuzağından çok daha tehlikeli ve sinsice tuzaklar, oyunlar ve sinir bozucu şekilde gittikçe karmaşıklaşan yollar yüzünden kısa sürede tamamen tükenmiştim. Öylesine zekice kurgulanmış bir labirentin içine düşmüştüm ki, dünyanın en tehlikeli yerlerinde bulunmuş biri olmasam ilk tuzaklarda hayatımı hem acı verici, hem de aşağılayıcı şekilde kaybederdim.

İki gün boyunca hem zekamla, hem gururumla, hem de fiziğimle dalga geçen, aşağılayan ve bunları son raddesine kadar test eden labirentle uğraştım. En iyimser hesapla, Bükülmez Kalkan’a gitmek için üç, kötümser hesapla bir günüm kalmıştı. Söz verdiğim bir iş görüşmesine geç kalmak kadar beni çileden çıkaran bir şey daha yoktur. Beni oyaladıkları ya da hazırlıklarımı yavaş yaptıkları için onlarca köleyi idam etmişliğim vardır. Ve bazılarından sonradan pişman olacağımı bilsem de bunu yapmıştım.

İkinci günün sonlarına doğru, kısa bir dinlenmeye fırsat bulduğumda (ki o zamana kadar neredeyse hiç dinlenememiştim ve iksirlerle ayakta kalmıştım) bu tuzakların ve oyunların pek peri işine benzemediğini fark ettim. Bunlar dünyamızdaki canlılar tarafından yapılmıştı. Çok kuvvetli ya da kalabalık olmalıydılar, fakat peri işi değildi. Çok fazla illüzyon ve kandırmaca yoktu. Zalimce bir mizah anlayışıyla bezenmemişti. Evet, bunları kim hazırlamışsa çırpınışlarımı izleyerek keyif alıyordu, fakat bir amacı olduğu belliydi. İlerledikçe daha da belirgin bir amaca doğru gittiğimi anlıyordum. Ne yöne gidersem gideyim hep batıya yönlendiriliyordum.

Oturup bir hesap yaptım. Nereye gelmiş olabileceğimi düşündüm. Eğer hızlı yolculuk büyüleri baskından önce dinlendiğimizde üzerimden kalkmamışsa çok batıya kaçmış olmalıydım. Akşamabad’a rastlamadan ormanın perili kısımlarından çıkıp gitmemden bu sonuca varmıştım. Daha batıya geldiysem, söylentilerde yer alan yerleşime oldukça yaklaşmış olmalıydım. Karaağaç denen bu elf kasabasını bir ejderhanın yönettiği söylenir.

Ejderhanın sinsiliği ve büyülere hakimiyeti, gizlilikte uzman halkıyla birleşince iki gündür bu yaşadıklarımı açıklıyordu. Uzun ömürlü elfler ve bir ejderha doğal olarak bu kadar karmaşık tuzaklarla dolu bir ormanı döşemeyi başarabilirdi. Uçsuz bucaksız çukurlar, üzerine çıkınca birkaç saniye içinde yıkılan platformlar, nereden geldiği belirsiz canavarlar, mükemmel bir mühendislik eseri mekanik tuzaklar hep derin bir bilginin işaretleriydi.

Ormanın arkasındaki zekayı birkaç saat düşünmem, çözümlere daha kolay ulaşmamı sağlamıştı. Karşıma çıkan tuzakları, bir kasaba dolusu elfin ve bir ejderhanın kurabileceği sınırlar dahilinde düşününce, bazı çukurların göründüğü kadar derin olmadığını, bazı tuzakların göründüğü kadar karmaşık olmayacağını çözdüm. Böylece çoğu oyunu es geçerek batıya ilerlemeyi başardım.

Oyunları çözmemden kısa bir süre sonra da zaten orman normal haline döndü. Ya labirenti bitirmiştim ya da batıya gidiyorum diye başka yöne gidip Karaağaç’tan uzaklaşmıştım. İlerlemeden bunu bilme imkanım yoktu.

Günler sonra ilk defa bir akarsuya denk geldim. Daha önce karşılaştığım sular hep tuzakların içindeki  canavarlı ya da zehirli sulardı. Kendi su stoğumu neredeyse tamamen bitirmiştim. Hemen doldurabildiğim kadarını geri doldurdum, kendim de kana kana içtim buz gibi temiz suları. Balta girmemiş bir ormana girip susuz kalmak da enteresan bir deneyim olmuştu benim için.

Suyu içmeyi bitirdiğimde, ileride bir bina dikkatimi çekti. Üstü açık, alçak duvarlarla çevrili ve içinde yosun kaplamış sütunların bulunduğu bir harabe gibi duruyordu bu. Silahlarımı elime çağırıp temkinle yaklaştım. Labirenti bitmiş gibi göstermek sahte bir güven oluşturmak için yapılmış olabilirdi.

Binaya, herhangi bir tuzağa basmamak için dikkatlice, adımlarımı ölçerek girdim. İçerisi özenle kurgulanmış bir bahçeydi. Acaba şimdi, bu güven hissiyatının kurbanı olup bir peri bahçesine mi düşmüştüm?

Bükülmez Kalkan Oyun Rehberi (Bölüm 8 – Kaybolan Gezgin)

Bilinen dünyanın neredeyse her yerini gezdim. Goblin ayağının bastığı neredeyse her yeri gördüm. Buna rağmen utançla söylüyorum ki, her ölümlünün yapacağı gibi, perili bir ormanda kayboldum. En tecrübeli izcileri bile şaşırtacak kadar yoğun bir ormanın yanı sıra, neredeyse hiç bir mihenk taşı koyamayacak kadar çeşitli bitki ve çiçekleri yüzünden bu ormanlarda kaybolmak çok kolaydır.

Akşamabad’a doğru gittiğime emindim. Çünkü sıklıkla periyabanına ait yapılarla ve garipliklerle karşılaşıyordum. Böylesine yoğun ve gizemli bir ormanın ortasında yoktan yere beliren bir şelale ve bunun içinde yıkanan bir güzele rastlarsanız size tavsiyem; kaçın. Ya da ağaca tırmanmış bir kaplumbağa, ucuza dövme yapabildiğini iddia ederse meraklanmayın.

Çevirmenin Notu: Periyabanı; Feywild.

Perili ormanlarda dikkat edilmesi gereken en önemli şey ise, ölümün işaretleridir. Normal bir ormanda cesetlerden geriye hiçbir şey kalmaz. Yanlış yönleri göstererek sizi bir yerlere çekmezler. Ya da tıkırdaya tıkırdaya peşinizde dolanıp sizi takip etmezler. Dikkatli baktığınızda “ah, bu zırhlı iskelet bu çiçeklerin arasına ne kadar yakışmış!” demezsiniz. Ve normal bir ormanda, kesinlikle ve kesinlikle cesetler konuşmazlar. Bu temel kuralı unutanlar her zaman perilerin kurbanı olur.

Periyabanı’na tam bir geçiş yapmadığımdan emindim. Ama periyabanından bir şeylerin bu dünyaya geçtiğinden emindim. Daha önce hiç tadmadığım tatlı kokular (evet kokular tadabileceğiniz kadar yoğundu), çıkan seslere göre renk değiştiren enteresan çiçekler, yer yer inen pırıltılı bir sis, uzaklarda dolandığını gördüğüm ışıklı silüetler bir geçide çok yaklaştığımı işaret ediyordu.

Hepsinden daha kötüsü, sürekli izlendiğim hissine kapılmamdı. Etrafımda hiç bir hareket ya da canlı olmadığını, hatta etrafımda bir ölü dahi olmadığını bildiğim zamanlar bile bu his gitmiyordu. Büyülü yollarla gözleniyor olabilirdim. Ne yazık ki bunları engellemek için alabileceğim önlemler hep kampta kalmıştı.

İki gün kadar dolandıktan sonra periyabanına ait izler azalmaya başladı. Akşamabad’dan uzaklaşıyor olmalıydım. Umudum, kuzeye doğru gitmiş olmam ve yakın zamanda bu ormandan çıkmamdı. Fakat zorla tırmandığım bir tepeden bakabildiğim kadarıyla, ormanın daha da içerilerine girmiştim. Küfürler ederek tepeden aşağı indim.

Bu uçsuz bucaksız ormanda en son istediğim şey, bir peri bahçesine düşmekti. Peri bahçeleri, rastlayabileceğiniz en zalim yerlerdendir. Çocukça bir zevk için enteresan şekillerde bükülüp top gibi oynanabilir, antik zamanlardan kalma yıkıntıları süslemek için perde gibi gerilip yayılabilir, bütün organlarınız başka yerlerde iken kendinizi toplamanız gereken oyunların parçası olabilirsiniz. Bütün bunlar olurken de hâlâ yaşıyor olursunuz.

Bütün orman boyunca aklımdan peri bahçeleri çıkmıyordu. Akşamabad’ı çevreleyen ormanda, özellikle görünüşe göre şu an gitmekte olduğum yönde (batı) oldukça fazla olurlar. Eladrinler tarafından alınmamış her orman parçasını kendi zevklerine göre oyun yeri yapmak isteyen periler, Malathgargon’dan birilerinin gelip oyunlarını bozamayacağı derinliklere kaçarlar. İşte belki de tüm evrenlerdeki en dehşetengiz olaylar bu derinliklerde gerçekleşir.

Özellikle güzel Malathgargon’da kalırken ara ara uğrayan tüccar bir tanıdığım vardı. Kuvvetli hobgoblin ırkından olmasına rağmen sürekli ve tedavisiz olarak mutsuz bir adamdı. Hayatta hiç bir şey onun yüzünü güldüremez, dünya kazançları ya da ten zevkleriyle ikna olmazdı. O kadar merak uyandırıcı bir durumu vardı ki, lanetli olduğunu düşünürdük. Sayısız yolculuklarımdan birinde öğrendiğim, her tür laneti bertaraf edip kişiyi mutlu eden “sevgi sözcükleri”nin dördünden birini bile öğretmiştim kendisine. Birine öğrettiğiniz takdirde kendinizin unuttuğu bu gizemli, kadim sözcüklerden birini harcayacak kadar beni merakta bırakmasına karşın bu bile yüzünde tebessüm oluşturmaya yetmemişti.

Sonradan kendisini sıkıştırıp öğrendim ki, ormanda bulunmamış kaynaklar ve köle edecek birilerini ararken bir peri bahçesine düşmüş; her adamı ve götürdüğü akrabaları gözünün önünde tüyler ürpertici işkenceler görürken kendisi makus talihi sayesinde hayatta kalmıştı. Çünkü kendisini beğenen ve kendi ırkı içinde bile çirkinler çirkini sayılan bir fomorian kadınıyla evlenmek zorunda kalmıştı. Değil dokunmak, kendisini düşünmek bile çelikten bir mide isteyen bir yaratıkla her gününü geçirmek zorundaydı. Sadece dolunayda bu fomorian, tanrıça güzelliğinde bir kadına dönüşüyor ve o gün tutan tohumlardan güzel çocuklar oluyor, diğer yirmidokuz gün ise türlü türlü ucubelere gebe kalıyordu.

Duvarlara, kazıklara gerilmeyi; asit banyolarından geçirilmeyi; bütün sevdiklerimin ve hatta güzel şehrim Malathgargon’un dahi diri diri yakıldığını görmeyi, bu mutsuzlar şahı arkadaşımın kaderini paylaşmaya yeğlerdim. Eğer ki seçenek sunulursa, ölümü seçeceğimden oldukça emindim. Sunulmayacağına da emindim.

Peri bahçelerinden kurtulacak kadar zeki, çevik ve kuvvetliyseniz; aldığınız risk oranında büyük ödüllere de kavuşabilirsiniz. Sadece kaba kuvvetle peri bahçesi dağıtıp gelen ve taşıyabileceğinden fazla, her bir parçası servet eden hazineler getiren kişiler tanıdım. Ne yazık ki, lanetten midir kaderden mi bilinmez, bu servetler uzun süre ellerinde kalmadı. Kim bilir, belki bu sefer şanslı olan ben olurdum.

5 Macera Fikri – 29 ocak 2012

Ocağın son haftasının macera fikirleriyle karşınızdayım.

Aşağıda, aklınıza aniden macera fikri gelmediğinde kullanabileceğiniz yar-detaylı macera fikirleri bulacaksınız. İstediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Yorumlarınızı da bekliyorum.

  1. Köyün Sırrı (1): Maceracıların uğradıkları köyün karanlık bir sırrı vardır. Köylüler aslında yeraltında yaşayan kaplumbağa canavarları tarafından zihin kontrolü altındadır. Kendilerine yiyecek ve koruma sağladıkları için kaplumbağalar köylüleri kullanıyordur. Bu gizemin ortaya çıkması, kaplumbağaların statükosunu bozabilir. Bu da çıkar çatışmasına yol açabilir. Onun yerine kaplumbağalarla müttefik olup zihin kontrolü güçleri başka işler için de kullanılabilir.
  2. Çılgın Büyücü(1): Başka bir işle uğraşan oyuncular, bir anda kendilerini dünyanın başka bir yerinde (hatta belki başka bir dünyada) ve savaşın ortasında bulur. Görünüşe göre çılgın bir büyücü, yeni yarattığı çağırma büyüsüyle bunları çağırmıştır. Çok düşmanı olan bu büyücü, her başı sıkıştığında oyuncuları çağırıp durmaktadır. Büyücüye saldırmaları ya da zarar vermeleri büyülü yolla engelli olduğu için de bu dertten kurtulmak için başka bir yol bulmaları gereklidir.
  3. Kelle Koltukta: Kuvvetli ve nüfuzu yüksek bir krallık, anlamsız bir şekilde oyuncuların kafasına ödül koyar. Artık oyuncular hem peşlerindeki askerlerden, hem kelle avcılarından kurtulmalı, hem de neden böyle haksız bir muameleye maruz kaldıklarını çözmelidirler.
  4. Derinliklerde 20.000 fersah: Yeraltına giren oyuncular, kendilerini derinliklerde süregelen bir mücadelenin ortasında bulur. Görünüşe göre cüceler, gnomlar, goblinler, kara elfler ve bir sürü ırk; tam da oyuncuların bulmuş olduğu değerli madenlerin/yeraltı mantarlarının/su kaynağının/antik kalıntıların(herhangi biri ya da birden fazlası) yerini bilmek istemektedir. Oyuncular hem canlarını kurtarmak, hem de bu hazineleri verecek en doğru tarafı seçmek, hem de bu işten bir şekilde kârlı çıkmak zorundadır.
    Bu macerada işleri biraz karıştırabilirsiniz. Yeryüzünde iyi ırklardan olan cüceler, yer altındaki daha tehlikeli rakiplerine karşı o kadar iyi kalpli olmayabilir. Ve yeryüzünde çok tehlikeli olabilen bazı ırklar, yer altında mazlum durumda olabilir. Oyuncuların bunları bir şekilde keşfetmesini sağlarsanız, güzel bir ahlaki ikilem oluşabilir.
  5. Manyak Paladin: Adalet tanrısının çok dindar bir paladini olan Eliana(evet bir kadın), kasabada ne kadar tespit ettiği kötü kişi varsa kulaklarını çekerek kafalarını su dolu fıçılara ve at yalaklarına bandırıp durmaktadır. İlahi güçleri nedeniyle bu yaptığı hem normalden daha çok acı vermektedir, hem de normalden daha gurur kırıcı bir etki bırakmaktadır. Köyde gördüğü her kötülüğü ve kötü kişiyi aşağılayıcı bir şekilde cezalandıran bu paladini işkenceden vaz geçirmek ise maceracılara düşer. Ancak bu çılgın paladin, kötülükler bitmeden bunu sonlandırmaya yanaşmaz.
    Eğer ceza yönteminden vaz geçirilmeye çalışılırsa, Eliana kötüleri öldürmeye kendi kendini ikna edebilir. Köylüler ne ölmek isterler, ne de Eliana’ya zarar gelmesini. İyi niyetli olduğu kesin olan bu paladinin sadece daha rahat bir kişilik olmasını istemektedirler. Bu yüzden mümkün olan en barışçıl yolu bulmaları durumunda maceracılara ödül verirler. Eliana’ya zarar gelirse ya da daha sert yöntemler kullanmaya başlarsa, köylüler maceracılara ödül vermedikleri gibi tavır da alabilirler.

İyi eğlenceler.